Veganlık Bir Erdem Midir?

Erdem kavramı tanımı gereği bir uyumdan, şartlar doğrultusunda en iyi ve uygun olanı sergilemekten oluşan ahlaki bir içerikten oluşur. Bu kavramın dahil olduğu pek çok alan olduğunu görürüz ve kısıtlı bir çerçevede olmaktan ziyade geniş bir etki alanı mevcuttur. Kişisel gelişimden siyasete, ekonomiden gündelik davranışlara kadar önemli pozisyonlara sahip olan erdem kavramının veganizmle olan ilişkisi de oldukça kuvvetlidir. Zira veganizmde de tanımı gereği geniş alanlara yayılabilme, birçok meseleye dahil olabilme durumunun olduğunu biliriz; politik yönleri de kuvvetli olan ve birçok alanla alakalı fikir öne süren veganizmin erdem kavramıyla bir araya gelmeleri bu bakımdan anlaşılırdır. Bu yazıda giriş düzeyinde veganizmin erdem kavramıyla olan ilişkisini inceleyeceğiz. Metnin sonunda okuyucu, kapsamlı bir değerlendirmeden ziyade basit denklemler üzerinden erdem kavramının veganizmle olan ortak paydalarını kavrayabilecektir.

Veganlık Erdem İle Ne Açıdan Bağdaşır?

Hayvanların mevcut dünya düzenindeki ‘hak’ durumlarının en genel terimle kötü olduklarını ve bunun pozitif bir değişim yaşamasını gerektiğini savunan veganlar, bu savunularıyla aynı zamanda çok mühim bir meseleye yönelik de durum tespiti yaparlar. Bu durum tespiti, birçok hak sorununun yer aldığı hayvan hakları konusuna yönelik en uygun karşılığın verilmesi çabasını içerir. Burada veganların verdiği hak ve değişim çabası mücadelesinin en uygun karşılıkları ve çözümü içermeye çalışan, genel anlamda bu türden pozitif amaç güden bir içerikten oluştuğunu vurguluyoruz. Erdem kavramı ise tam olarak bu aşamada kendini gösterir ve veganizmle olan sıkı ilişkisini bu anlamda görebiliriz. Bir veganın temsil ettiği anlayışın ya da mücadelesini verdiği bu meselenin büyük oranda erdemli bir pozisyonla örtüştüğünü söyleyebiliyoruz. Görüyoruz ki veganizm, kendisini savunan ve doğru bulan insanlara bir bakıma erdem aşılayarak hem kendi anlayışının ahlaki pozisyonunun pozitif yönünü gösterir hem de kişiye birazdan kısaca bahsedeceğimiz daha birçok doğru kapının önünü aşma işlevi kazandırır. Erdem sahibi olmak iyidir, erdem sahibi bir insanın veganizmi tercih etmesi ise erdem kavramının önemini gösterir. Burada doğrudan bir ilişki kurarak basit bir tanım üzerinden bu iki kavramın ilişkisini anlayabiliyoruz. Ahlak alanının altında değerlendirilebilecek olan veganizm ve erdem kavramlarının doğrudan bir ilişki içerisinde olmaları ise gayet anlaşılırdır. Zira her ikisi de sıkı ahlaki motivasyonlardan ileri gelen ve bir zincir halinde birbirine bağlanabilen konuları işler ve böyle bir yapıdan oluşur. Ortak paydalarının bu derece fazla olduğu bu iki alanın ilişkisini pozitif görmek bu açıdan kavraması kolay bir meseledir.

Uygun Ya Da İyi Karşılık Vermek Ne Açıdan Veganizmle Örtüşür?

Bir veganın inek ile kediyi bir çerçevede düşündüğünde her ikisinin de aynı haklara sahip olmaları gerektiğini düşünmesi, bu türden bir kıyası en uygun karşılığı vererek yapmaya çalışması, bu konuya yönelik erdemli bir duruş sergilediği anlamına gelir. Nitekim belirttiğimiz gibi en uygun karşılığın düşünülmesi ve bu şekilde bir sonuca varmak erdem kavramının tanımı dahilindedir. Veganlar genel anlamda hayvanlar söz konusu olduğunda bu türden bir uyum sürecine girerler ve nihayetinde veganizmin tanımını büyük oranda etkileyen bir karşılık meydana gelir. Zira bunun temel gerekçesi, veganizmin kritik olarak addettiği sorunların büyük oranda erdemli bir duruş sayesinde çözüme kavuşabilmesidir. Negatif niteliklerin (aşağılamak, bencillik, kötü niyet vs.) erdem kavramıyla örtüşmüyor olması burada bize bir fikir verebilir. Nitekim veganlık motivasyonunu kazanabilmek için birçok negatif nitelikten arınmak gerekir. Aksi takdirde bir inek ile bir kedi arasında kolaylıkla ve yanlış değerlendirmeler sonucu olumsuz farklar bulabiliriz. Ancak erdemli bir pozisyondan baktığımızda bunu yapmamanın ve hayvanların ‘hak’ bakımından eşit statüde olmaları gerektiğini savunuyoruz. Tekrar görüyoruz ki erdemli bir konumun vegan motivasyonları büyük oranda içerdiği, hatta etkilediği bir durumdan söz edebiliriz. Elbette erdem kavramının veganizmle olan ilişkisi her veganın onayladığı ya da vegan olma sürecinde kullandığı bir ilişki olmayabilir. Nitekim vegan olma süreçleri çok daha farklı olan veganlar vardır. Fakat buradaki temel mesele veganların verdikleri ‘hak’ yanlısı kararın ve mücadelesini verdiği bu hak meselenin, çok büyük oranda üzerine düşünülmüş ve en uyumlu şekilde cevaplanmış bir içerikten oluşmasıdır.

Erdem Sahibi Bir Vegan Olmanın Diğer Alanlara Yönelik Pozitif Etkileri

Erdem kavramının veganizmle olan ilişkisini ve veganlar özelindeki konumundan bahsettikten sonra önemini gösterdiği diğer alanlara geçebiliriz. Bu diğer alanlar, çoğunlukla vegan olan insanların hayatlarındaki diğer eylemlerle alakalıdır. Özellikle hayvanların eşit bir pozisyondan değerlendirilmelerini savunan veganlar diğer birçok hak mücadelelerine yönelik de pozitif eğilimler kazanırlar. Nitekim hayvan hakları savunucusu bir bireyin aynı zamanda iklim aktivisti olması ya da alakalı diğer hak pozisyonlarında kendini göstermesi imkan dahilindedir. Bu durumun büyük oranda erdemli bir yaşam tercihinden ya da vegan olma sürecinde kazanılan pozitif eğilimlerden kaynaklandığını söylemek yerinde olacaktır. Aynı zamanda bu sayede diğer birçok negatif nitelikten de adım adım uzaklaşmak ve daha uyumlu bir insan olmak mümkündür. Zira vegan bir yaşam tercihi kişinin zihinsel durumunu birçok açıdan olumlu etkiler ve çeşitli yönelimler bu sayede ortaya çıkmaya başlar. Kişinin vegan olarak verdiği erdemli karar, hayatındaki diğer alanlara da sirayet eder. Burada elbette kişinin entelektüel çabaları sayesinde erdemli bir yaşam tercih etmesi de vegan olmasını sağlamış olabilir. Burada dahi erdemli bir yaşam tercihinin ne derece önemli olduğunu görmekteyiz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki veganlık büyük oranda bir erdemdir. Kişi erdemli bir yaşam tercihinden ötürü vegan olmuş olabilir ya da kişinin mizaç özellikleri ve tercihleri erdemli bir hayat ile bağdaştığından vegan olmuş olabilir. Tüm bu farklı vegan olma hikayelerinde çeşitli önem derecelerinde erdemli bir duruş olduğu aşikardır.

Tüm üyeleri vegan! Yaşamdan Yana Derneği’nin merkezi açıldı

Bütün kurucuları ve üyeleri vegan olan Yaşamdan Yana Derneği’nin merkez binası bugün düzenlenen bir etkinlikle açıldı. Açılışa; dernek yetkilileri, gönüllüler ve davetliler yoğun ilgi gösterdi.

Dernek Merkezi

Hayvanlar ve doğa yararına faaliyetler yürütmek üzere kurulan Yaşamdan Yana Derneği’nin açılış etkinliği bugün 14:00’te Ankara’nın Seyranbağları semtindeki merkezinde başladı. Derneğin bütün kurucuları ve üyelerinin vegan olması dikkat çekti.

Açılış programında konuşma yapan Dernek Başkanı Nilgün Engin; iklim krizi, hayvan hakları, sürdürülebilirlik konularında derneğin yaptığı ve yapmayı planladığı çalışmalar hakkında katılımcılara bilgi verdi. Akşam 20:00’e kadar devam eden etkinlikte hiçbir hayvansal ürün kullanılmadan yapılan kek, kurabiye, sandviç ve börek gibi yiyecekler ikram edildi.

BAHÇELERİNİ BOSTANA DÖNÜŞTÜRDÜLER

Dernek merkezinin bulunduğu binanın bahçesini yeniden düzenleyen dernek üyelerinin, bahçeyi komşuların da faydalanabileceği küçük bir bostana dönüştürmesi merak konusu oldu. Bahçeyi bostana dönüştürme fikrini Paris Antlaşması’na dayandırdıklarını işaret eden Dernek Başkanı Engin, bu mütevazı girişimin “Bitki Bazlı Anlaşma” çerçevesinde hayata geçirildiğini ifade etti. İklim krizine somut çözümler sunan Bitki Bazlı Anlaşma’nın desteklenmesi için çağrıda bulunan dernek temsilcileri, herkesin evinde küçük bir bostan kurabilmesine ilham olması dileğiyle küçük keselerde maydanoz tohumları dağıttı.

Üzüm fidanı ve soğan ekimi sonrası

GÖNÜLLÜLERLE HAYVAN HAKLARI KONUŞULDU

Dernek merkezinin duvarını süsleyen posterler de açılışta merak konusu oldu. Posterlerde etik, vegan, yaşam, sürdürülebilirlik, adalet, türcülük ve birey kelimeleri ve bunların tanımına yer verildi.

Açılışta derneğin yönetim ve denetim kurulu üyeleri, gönüllüler ve pek çok davetli yer aldı.  Etkinlik süresince veganizm, hayvan hakları, sokakta yaşayan hayvanlar, iklim krizi, sürdürülebilirlik, küresel gıda krizi, orman yangınları gibi konularda fikir alışverişinde bulunuldu. Derneğin hayvan hakları, iklim krizi konularındaki çözüm önerileri, sürdürülebilirlik alanında yapacağı çalışmalar değerlendirildi. Program sırasında derneğin etkinliklerine sosyal medya hesapları üzerinden gönüllü olarak destek verilebileceğine de dikkat çekildi.

YAŞAMDAN YANA DERNEĞİ

Yaşamdan Yana Derneği hayvan hakları, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konularında faaliyet göstermek üzere 2021 yılında Ankara’da kuruludu. Derneğin sosyal medya hesaplarına takip etmek ve dernekte gönüllü olmak için aşağıdaki linklerden ulaşılabilir.

Web: www.yasamdanyana.org

e-posta: iletisim@yasamdanyana.org

Instagram: www.instagram.com/yasamdan_yana_dernegi/

Twitter: http://www.ttwitter.com/yasamdanyanader

İklim Krizine Karşı Harekete Geçmek ve Veganizm

1970’lerden bu yana bilim çevrelerinde ve karar alıcı mekanizmalarda artan bir şekilde önem atfedilen bir konu var: İklim değişikliği!

Verilen önemin artmasını durumun özündeki aciliyete bağlamak yanlış olmaz. 1970’te iklim değişikliği olarak masaya yatırılan sorun, 2022’de iklim krizi başlığı altında ele alınıyor; çünkü artık konunun önemi ve çözümün aciliyeti kaçınılmaz biçimde hayatlarımızın bir parçası.

Bir iklim felaketi yaşıyoruz ve önde gelen bilim insanlarına göre bunu durdurmak için önümüzde sayılı yıllar var; aksi takdirde büyük bir yıkımla karşı karşıya kalacağız ve dünya üstündeki bildiğimiz yaşam sona erecek. Bilim insanları, iklim krizinin bir parçası olarak kritik ekosistemlerin yaygın bozulmasını durdurmayı, ekosistemlerin yıkılışını engellemeyi ve biyoçeşitliliğe verilen zararı anlamlı biçimde tersine çevirmeyi, harekete geçilmesi acil olan başlıklar altında ele alıyorlar.

Kuzey ve Güney Kutup dairelerindeki buzulların ve permafrostun erimesi, okyanuslarda ölü alanların çoğalması, sıcak hava dalgalarına bağlı olarak artan yangınlar, aynı dönemde gözlenen ani ve yoğun yağışlar; kısaca sıradışı hava olayları insan ve insan dışı hayvan  hayatlarına birebir dokunan etkiler bırakıyorlar. Dahası zararlı sera gazı emisyonlarının artış hızı hesaplandığında gezegen üzerinde bildiğimiz manadaki canlı yaşamının sona ermesinin çok yakın olduğu gerçeği öne çıkıyor.

Mayıs 2022 itibarıyla 2100’den fazla yerel yönetim ve 39 ülke iklim acil durumu ilan etti. Birleşmiş Milletler bünyesinde 27 yıldır her Kasım hükümet temsilcileri ve bilim insanları bir araya gelerek bu krizin çözümü için çıkış yolları arıyorlar. 2016’da yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması bu krizden çıkma yönünde gerekli değişiklikleri yapma iradesini ortaya koyan ülkelerin imzalarını eklediği bir mutabakat olarak ortaya çıktı. Devamında Fosil Yakıt Anlaşması ile Bitki Temelli Anlaşma, Paris İklim Anlaşması’nın önerdiği değişiklikleri somutlaştırma yönünde yol haritası çizen iki önemli inisiyatif olarak gündemde yerini aldı.

Sunulan tüm çözüm önerilerinde altı çizilen bir konu ise iklim krizinin ilk ve en ağır biçimde etkileyeceği kesimin fakir halklar, kadınlar ve çocuklar olduğu gerçeği. Maalesef yaşam alanları tümüyle yanan orman sakinleri, sel ya da yangın sırasında ahırlarda hapis kalan çiftlik hayvanları, okyanusun ısınmasıyla nesli tükenen deniz canlıları bu avantajsız gruplar arasında yerini alamıyor.

Türcülüğün hakim olduğu günümüz dünyasında avantajsız grupların arasında insan dışı hayvanların anılmaması şaşırtıcı değil. Veganlar için yaşam hakları en az insanlar kadar kıymetli olan bu grubun hakları, yasal olarak koruma altında olmak bir yana, etik anlamda dahi pek az bir kesim tarafından tanınıyor. İklim krizinin yıkıcı etkisi sel, yangın, fırtına olarak hayatlarımıza yansıdığında insan kayıpları “can”, insan dışı hayvan kayıpları ise “mal” olarak anılıyor. 

Sıcak hava dalgası nedeniyle aniden başlayan ve şiddetli rüzgarla yayılan bir yangın sırasında kaybedilen buğday tarlaları ve koyun sürüsü, onlardan elde ettiği “ürünleri” satarak yaşamını sürdüren bir çiftçi için bir “mal” kaybı.

Okyanuslardaki ısınmanın artması nedeniyle mercan resiflerinin ölümü ve bu durumun beslenme zincirini bozarak balıkların ölümüne yol açması, balıkçılık ile hayatını sürdüren insanlar için yine aynı şekilde “kazanç” kaybına yol açan bir problem.

Fırtınada sele kapılan inekler ise çiftçi için can değil, “gelir” kaybı.

Türcü yaklaşımın hâkim olduğu günümüz dünyasında iklim krizinin yol açtığı felaketlerde yaşamını yitiren insan dışı hayvanların yasını tutan kesim büyük çoğunlukla veganlardır. Yine aynı vegan bireyler felaketler sırasında insan canı kadar hayvanların canlarının da önemli olduğunu yüksek sesle dile getiren; kurtarma ekiplerinden bu konuda hassasiyet talep eden, bunun da ötesinde kendi kurtarma ekiplerini kurarak yangın ve sellerde insan dışı hayvan yaşamlarını kurtarmaya çalışan yegane insanlardır. 

Oysa son kertede alevlerden ya da sudan birkaç canı kurtarmak, yitirilen milyonlarca canın yanında sadece bir teselliden ibarettir. Asıl yapılması gereken sorunu başlamadan yok etmek ya da başlamışsa, daha da ilerlemesine engel olmaktır. Sadece bu yazının konusu olmaktan öte bahsedilen sorun, çok daha geniş kapsamlı bir sorun olarak: Türcü sistemde süregelen İklim Krizi’dir. 

İklim krizi ile mücadelede ön saflarda bulunan iklim aktivistleri ile aynı pozisyonu paylaşmak vegan aktivistler için bir öncelik taşımalıdır. Çünkü kurtarılması söz konusu olan gezegenimiz ve geleceğimiz aslında birlikte yaşadığımız insan dışı hayvanlara da aittir. Çıkış nedeni insanlar olan bu krizin sonlanması ancak yine insan kararları ve eylemleri ile mümkün olabilir. Hepimizin de bildiği gibi her ne kadar insan dışı hayvanlar duyarlı birer birey olmalarının yanı sıra çeşitli bilişsel becerilere sahip olsalar da, böylesi bir kriz karşısında organize olup çözüm sunma kabiliyetinde değillerdir. Oysa tarafların tamamı hayrına bu kararların hemen alınması ve eylemlerin acilen devreye girmesi gerekmektedir. Aksi takdirde geri dönüşü mümkün olmayan noktaya ulaşıldığında insanlar nasıl bir önlem alırlarsa alsınlar, kaçınılmaz son hepimizi eşit biçimde etkileyecektir.

Hayvan hakları ya da özgürlüğünü savunan tüm gruplar insanların tüketim tercihlerinden kaynaklı hayvan yaşamı ve hak kayıplarından bahsederken kimi zaman, tüm türlerin yaşamlarını daha kapsamlı ve büyük ölçekte tehdit eden iklim krizine karşı tavır almaktan geri durmaktadırlar.

İnsanlar yüzyıllara dayanan alışkanlıklarını, geleneklerini veya inançlarını öne sürerek hayvan haklarını gündeme almayı reddederlerken; bir diğer yandan da benzer alışkanlıklar nedeniyle iklim krizinin faili durumuna düşmektedirler. 

Hayvan hak ya da özgürlüğünden söz ederken sadece insanların evcilleştirerek hüküm altındaki insan dışı hayvanlara uyguladıkları şiddet ve sömürüden bahsetmek ve bu bağlamda vegan aktivizm yürütmek; buna karşın iklim krizi nedeniyle yaşam ya da özgürlüklerinden mahrum kalan doğal ortamındaki insan dışı hayvanlardan bahsetmemek ve vegan aktivizme iklim aktivizmini dahil etmemek, türcülüğün bir başka cephesi şeklinde dahi anılabilir. 

Hayvan hakları ve özgürlüğü savunucularının elbette spor olarak anılan avcılık ve balıkçılığa konu olan ya da deneyler sırasında denek olarak kullanılan insan dışı hayvanlara yönelik düşünsel ve eylemsel faaliyetleri mevcuttur. Ancak aynı türdeki hayvanların iklim krizinin şiddeti ile milyonları bulan sayılarda can kaybı ile yüzleşmek zorunda kalmaları, hatta türlerinin tükenmesi konusunda söyleyecekleri ya da yapacakları bir şey yok mudur?

Bir başka açıdan yaklaşıldığında; klasik hayvan hakları kuramında insan dışı hayvanlarla kurulabilecek tek etik ilişkinin onlara ilişmemek ve tamamen yalnız bırakmak olduğu ve bu ilişkilenmenin onların yaşam ve özgürlük haklarına en ahlaki yaklaşım gibi görülse de; günümüz yaşamında ne “evcilleştirdiğimiz” insan dışı hayvanları terk etmek ne de doğal ortamında yaşayanları iklim krizi karşısında savunmasız bırakmak veganlık tanımının özü ile bağdaşıktır.

Süt endüstrisinin kurbanı durumundaki inekler için gösterilen duyarlılık ve vegan aktivizmde ön plana konulan konumları, buzulların erimesi nedeniyle yaşam alanlarını yitiren kutup ayıları, penguenler ve benzeri soğuk iklim canlıları için de gösterilmeli; iklim krizinin sona erdirilmesi de vegan mücadele alanına dahil edilmelidir. 

Tavukların yumurta sektörünün sistematik işkencesi altında olduğunun kabülü kadar, yangın ve sellerde yaşamını yitiren binlerce kuş türünün iklim krizi nedeniyle tükenme tehlikesi altında olduğunu da kabul etmek ve iklim krizine karşı harekete geçmek bir veganın kuşlara karşı asgari sorumluluğudur. 

Veganların vegan olmayanlara yönelik yaptığı çağrıların hemen tamamında yemek, giyim ve kozmetik malzemeleri tercihlerinde vegan olmayan ürünler yerine bitkisel alternatifler önerilirken yapılan bilgilendirme çoğunlukla insanların esir tuttuğu hayvanların haklarını korumaya yöneliktir. Oysa kendi doğasında yaşam ve özgürlük mücadelesi veren milyonlarca birey, yine insanların tercihleri sonucu tehdit altındadırlar ve onların yaşam hakları da en az tutsak ettiklerimizin yaşamları kadar kıymetlidir.

İklim krizinden ilk ve en şiddetli biçimde etkilenenler insan dışı hayvanlardır ve onların yaşam hakları veganizmin konusudur. Bu durumda iklim aktivizmine katılmak her vegan aktivist için kaçınılmazdır. Bunun için şu an ayıracak vakti olmayanların yapabileceği asgari eylem ise Bitki Temelli Anlaşmayı imzalamak ve etkileşimde olduğu herkesin de imzalamasını sağlamaktır.

Dünyada bizim için değil, bizimle birlikte varlar derken; insan dışı hayvanların var olmaya devam edebilmeleri için soluk alınabilir bir dünyanın varlığını sürdürüyor olmasını sağlamak öncelikli eylem alanımızdır.

Çocukların Hayvanlara Bakışı

Etik ikilem sorularından ünlü tren ikilemini duymuşsunuzdur. Bir tren, raylardan kaçamayacak olan 5 kişiye doğru ilerlemektedir. Trenin rotasını değiştirerek bu 5 kişiyi kurtarabilirsiniz fakat o zaman yeni rotadaki raylarda bulunan ve yine kaçamayacak olan bir kişinin ölümüne sebep olursunuz. Yani alabileceğiniz iki karar var: Müdahale etmemek ve 5 kişinin ölmesi ya da rotayı değiştirmek ve bir kişinin ölmesi. Konumuz doğru kararın hangisi olduğunu tartışmak değil. Zaten bu etik ikilem soruları evrensel bir doğru cevap bulmaktan çok, bireylerin verdiği kararlarda kültür ve eğitim gibi etkenleri incelemek için kullanılıyor. Fakat meraklılar Evrim Ağacı’ndaki ilgili yazıya şuradan ulaşabilirler.

Edinburgh Üniversitesi Psikoloji bölümünden Dr. Wilks ve arkadaşları da çalışmalarında bu tarz ikilemler kullanmışlar, yalnız bu sefer işin içinde hayvanlar da var. Çocuklar ve yetişkinlerin hayvanlara yaklaşımları arasındaki farkı araştırmak için onlara insan ve hayvan hayatı arasında seçim yapmaları gereken ikilem soruları sormuşlar. İnsan ve hayvan sayılarının bir, iki, on ve yüz olduğu farklı kombinasyonlar kullanılmış. Hayvan olarak köpek ve domuz seçilmiş. Çalışma ülkemizde yapılsaydı domuz yerine inek seçilirdi herhalde. Orijinal ikilem sorularından farklı olarak bu çalışmada katılımcılara karar veremiyorum seçeneği de sunulmuş.

5-9 yaş arası 207 çocuk ve 222 yetişkine sorulan bu ikilem sorularının sonuçları bakalım size de ilginç gelecek mi? “1 insan mı, 100 köpek mi?” ikileminde çocukların %71’i, yetişkinlerin ise %61’i 100 köpeği seçmiş. Bu ikilemde köpek sayısı yüksek olduğu için beklendik bir sonuç olarak düşünebiliriz. Bir de “1 insan mı, 1 köpek mi?” sorusuna bakalım. Yetişkinlerin %85’i insanı, %8’i köpeği seçerken kalan kısım karar veremiyorum demiş. Çocuklarda ise %35 insanı, %28 köpeği seçmiş ve kalan %37 ise kararsız kalmış. Bu sonuç ile araştırmanın başlığı olan cümlenin mesajını net bir şekilde görmeye başlıyoruz: Çocukların insanı hayvana karşı önceliklendirmesi yetişkinlere kıyasen daha az. En azından köpekler için sonuçlar böyle. 

Peki ya domuz? “1 insan mı, 1 domuz mu?” sorusunda yetişkinlerin %93’ü insanı kurtarmayı seçerken, çocukların %57’si insanı, %18’i domuzu seçmiş. Yani insan karşısındaki hayvan, bir çiftlik hayvanı olduğunda dahi yetişkinlere kıyasla çocukların önemli bir kısmı hayvanı kurtarmayı tercih etmiş. Çalışmadaki başka bir ilginç bulgu da şu: Bu ikilem sorularında yetişkinler ve çocuklar arasında ciddi bir fark olmasına rağmen insan, köpek ve domuzun zeka ve hissedebilirliğinin karşılaştırılması istendiğinde yetişkinler ile çocukların cevapları arasında ciddi bir fark yok. Yani çocukların hayvanları kurtarmayı tercih etmesinin altında başka mekanizmalar var gibi.

Araştırmacılar ikilem sorularını başka bir çocuk ve yetişkin grubuna siz ne yapardınız yerine “Etik olarak hep doğru karar veren bir insan ne yapardı?” şeklinde sormayı da denemişler. Bu çalışmada da çocuklarla yetişkinler arasında belirgin bir fark görülmüş. Ancak ilk çalışmaya kıyasla çocukların hayvanları önceliklendirmesi daha az olmuş. Araştırmacılar bunu çocukların kişisel tercihleri ile büyüklerin doğruları arasındaki farklılıktan kaynaklandığını düşünüyorlar. Yani kendi karar verse köpeği kurtaracak bir çocuk, etik olarak doğru olan ne diye sorulduğu için insanı seçmiş olabilir.

Özetlemeye çalıştığım bu makale olaya türcülük üzerinden yaklaşıyor ve insanların hayvanlardan daha önemli olduğu inancının hayvanların kullanıldığı birçok alanın farkına vardıkça edinildiğini belirtiyor. Türcülüğü kısaca bir bireyin değerini üyesi olduğu türün belirlemesi olarak tanımlayabiliriz. Dilerseniz blogumuzda türcülüğü detaylı anlatan bir yazımız da bulunmakta.

Bahsetmek istediğim diğer bir makale ise Furman Üniversitesi Psikoloji bölümünden Dr. Hahn ve arkadaşlarına ait. Bu çalışmada 4-7 yaş arası çocuklardan gıdaları hayvansal ve bitkisel olarak sınıflandırmaları isteniyor. 4-5 yaş arası 98, 6-7 yaş arası 78 çocuğun katıldığı çalışmada, çocukların %30’undan fazlası süt hariç diğer hayvansal gıdaların kaynağını yanlış işaretliyorlar. Bu hayvansal gıdaların arasında hamburger, hot dog, bacon, chicken nuggets var. İlginç bir şekilde french fries (patates kızartması), popcorn (patlamış mısır) ve almond (badem) gibi bitkisel kaynaklı gıdaları da çocukların %30’undan fazlası yanlış işaretliyor. Çalışmanın bu kısmının sonuçları sizi pek şaşırtmamış olabilir. Çiftlik, tarla görmemiş şehir çocukları maalesef gıda kaynakları konusunda pek bilgili değiller. Benim için araştırmanın daha önemli kısmı çocuklardan verilenleri yenebilir ya da yenmez olarak sınıflandırmalarını istedikleri kısım. Çocukların %77’si inekleri, %73’ü domuzları, %66’sı tavukları, %32’si ise balıkları yenmez sınıfına koyuyor. Bu yüzdeler okul öncesi çocuklar özelinde bakıldığında daha yüksek. 4-5 yaş arası çocukların %84’ü inekleri, %79’u domuzları yenmez sınıfına koyuyor. Yazarlar balığın yenilebilir olarak sınıflandırılmasını memeli olmamasına bağlıyor. Şahsi fikrim çocukların gerçek hayatta ya da hikayelerden balık tutmaya aşina olmaları ve balık bedenini bütün olarak tabakta görmeleri dolayısıyla yenen bir hayvan olduğunu öğrenmeleri.

Bu noktada makaleye ara verip tanık olduğum bir olayı paylaşmak istiyorum. Katıldığım tekne turunda öğle yemeği olarak balık servis ediliyor ve balıklar martılara da ikram edilerek yeniyor. Daha sonra turdaki gençler eğlencesine olta ile balık tutup sonra geri denize atıyorlar. Tuttukları balığın birinden olta iğnesini çıkarmak çok uzun sürüyor ve tanık olan küçük çocuklardan biri rahatsızlığını ve sabırsızlığını dile getiriyor. “Hadi artık atın denize!” diyor. Bunun üzerine yetişkinlerden biri “Az önce balığı yiyordun ama!” diyor. Çocuk bir cevap verdiyse de onu duyamıyorum ama başka bir yetişkinin yorumunu duyuyorum: “Aman böyle şeyler söylemeyin sonra vejetaryen vegan filan oluyorlar…” Hayvanlara bakışın yaş aldıkça nasıl değiştiğine ve sürekli yaşanan çelişkilere bir örnek görülebilir aslında bu olay. Balığın çektiği acıdan rahatsız olan küçük çocuk ilkokul çağında, balığı avlayan gençler 18 civarında yetişkinlerin ise 30 üstü olduğu tahminimi doğru kabul edersek farklı yaşların farklı yaklaşımlarını net görebiliyoruz bu örnekte. Eminim sizin çevrenizde de hayvan olduğunu anladığı için bir şeyi yemeyi reddeden ya da bunlar o hikayedeki hayvanlar değil mi diye soran çocuklar olmuştur veya sosyal medyada karşınıza çıkmıştır. Buradan ikinci makaleye geri dönersek, yazarlar ailelerin çocuklara hayvansal gıdaların kaynağını söylemekten çekindiklerini gösteren başka çalışmalardan bahsediyorlar. Hatta bazı batı kültürlerinde bir hayvanın kesiminden bahsetmenin tabu olduğu ve ailelerin bunu anlatırlarsa çocukların yemekten vazgeçeceğinden korktuklarını söylüyorlar. Yazarlar benim de çok rahatsızlık duyduğum et paradoksu denilen çelişkiden bahsediyorlar: Çocuğa hayvanlara iyi davranmayı öğretirken aynı zaman hayvansal gıdalar yedirmek!

Makale ailelerin çocuklara gıdaların kaynağını açıklamadığı gibi gıdaların iklim değişikliğine etkisini de açıklamadıklarına dikkat çekiyor. Çocukların hayvanları koruma eğiliminde olduğu dikkate alınırsa belki de dürüst davranıldığında bitki bazlı beslenmeyi tercih edeceklerini ya da yetişkinlikte bu tarz beslenmeye geçmelerinin daha kolay olabileceğini vurguluyor. Yazarlar, iklim krizini miras bıraktığımız çocukları bu konuda bilgilendirmek gerektiğini ve oy kullanma hakları henüz olmasa da çocukların iklim politikalarında etkili olabileceklerini belirtiyorlar.

Paylaşmak istediğim son makale ise Exeter Üniversitesi Psikoloji bölümünden Dr. McGuire ve arkadaşlarına ait ve türcülüğün çocukluktan yetişkinliğe doğru gelişimi üzerine. Bu makalede Türkçe’ye etik ya da ahlak cambazlığı olarak çevirebileceğimiz ve çok beğendiğim “moral acrobatics” terimi kullanılıyor. Bu da çelişen ahlaki değerlere sahip olunması ya da ahlaki çifte standart uygulanması demek. İnsanların pet (evcil hayvan) sınıfında olan hayvanlara neredeyse insana davrandığı gibi davranıp, vahşi yaşamı koruma derneklerine bağışta bulunup, çiftlik hayvanlarının kötü muamele görmesine göz yumması gibi. Peki hayvanların bu şekilde sınıflandırılması/gruplanması ve bulundukları gruba göre farklı davranılması her yaş insan için aynı mı? Bu soruya cevap verebilmek adına 9-12 yaş arası 119, 18-21 yaş arası 181 ve 29-59 yaş arası 179 kişiye çeşitli sorular sorulmuş. İngiltere’de yapılan bu çalışmada çocukların %13’ü, gençlerin %22’si ve yetişkinlerin %16’si vegan, vejetaryen ya da pesketaryen imiş. İlk olarak gruba aşağıdaki 6 ifadeye katılıp katılmadıkları soruluyor.

1. Hayvanlar insanlardan daha az değerlidir

2. İnsanlar hayvanları istedikleri şekilde kullanılabilir.

3. İnsanları eğlendirmek için hayvanları sirklerde tutmakta bir sakınca yoktur.

4. Eşya gibi hayvanları alıp satmakta bir sakınca yoktur.

5. Şempanzeler, insanların onlara fiziksel olarak zarar vermesine izin verilmemesi için yasalarla korunmalı

6. İnsanlar üzerinde test etmeyeceğimiz yeni ilaçları hayvanlar üzerinde test edebiliriz.

Bu ifadelerin değerlendirilmesinde 1= Kesinlikle katılmıyorum 7= Kesinlikle katılıyorum şeklinde bir skala kullanılıyor. Gençler ve yetişkinler arasında fark çıkmazken çocuklar daha az türcü çıkıyor. Gruptan istenilen başka bir görev ise hayvanları evcil hayvan, yemek ya da obje şeklinde sınıflandırmaları. Domuz, inek ve tavuktan herhangi birinin sınıflandırması istendiğinde yetişkinlerin %80’i yemek derken, gençlerin yaklaşık yarısı yemek diyor, çocukların ise %67’si bu çiftlik hayvanlarını evcil hayvan sınıfına koyuyor.

Gruba sorulan diğer bir soru insan köpek ve domuzlara nasıl davranmamız gerektiği. Burada skala 1= Hiç iyi değil ile 5= Aşırı iyi arasında. Tahmin edeceğiniz üzere çocuklar diğer gruplara göre domuzlara çok daha iyi davranılması gerektiğini düşünüyorlar. Öyle ki bu iyilik derecesi insanlara davranılması gerektiği ile aynı. Fakat köpeklere, insan ve domuzlara davrandığımızdan daha iyi davranmalıymışız çocuklara göre 🙂 Yetişkin ve gençlerde şaşırtıcı bir sonuç yok, insan ve köpeğe davranışımız aynı iyilik derecesinde ve domuzlardan daha iyi. Son olarak da katılımcılardan hayvan ve hayvansal ürün tüketmeyi 1= Really Not Ok (Hiç doğru değil) ve 6= Really Okay (Gayet doğru/normal) skalası ile değerlendirmeleri istenmiş. Hayvanların yenmesi ile ilgili soruda çocukların cevaplarının ortalaması 3.5’ten düşükken genç ve yetişkinlerinki 4 üzeri çıkmış. Hayvansal ürün tüketiminde fark biraz daha az olsa da yine çocuklar hayvansal ürün tüketmeyi diğer gruplara göre daha az doğru olarak değerlendirmişler.

Bu son makaleyi özetlemek gerekirse çocuklar, genç ve yetişkinlere göre daha az türcülük göstermiş ve çiftlik hayvanlarını yemek yerine evcil hayvan olarak değerlendirme eğiliminde olmuşlar. Fakat bu çocukların tüm hayvanları eşit gördüğü anlamına da gelmiyor. Çünkü araştırmada çocukların şempanzelere domuzlardan, domuzlara da farelerden daha iyi davranılması gerektiğine inandığı da çıkmış. Merak edilen de aslında bu hiyerarşinin kaç yaşlarında ve neden ortaya çıktığı.

Bu tip bilimsel çalışmaların artması ve çocukların yemek tercihlerine daha çok saygı duyulması dileğiyle!

Nihal Berktaş

  1. Wilks, Matti, et al. “Children prioritize humans over animals less than adults do.” Psychological Science 32.1 (2021): 27-38.
  2. Hahn, Erin R., Meghan Gillogly, and Bailey E. Bradford. “Children are unsuspecting meat eaters: An opportunity to address climate change.” Journal of Environmental Psychology 78 (2021): 101705.
  3. McGuire, Luke, Sally B. Palmer, and Nadira S. Faber. “The development of speciesism: age-related differences in the moral view of animals.” Social Psychological and Personality Science (2022): 19485506221086182.

Salgınlar Neden Yükselişte ve Ne Yapmalıyız?

Dünya, neredeyse 3 yıldır Covid-19 virüsüyle mücadele ediyor. Şimdiye kadar yaklaşık 6.5 milyon kişi hayatını kaybetti ve ölümler devam ediyor. Fakat bu; dünya tarihindeki ilk salgın hastalık değil, son da olmayacak. Salgınların tarihinin, insan türünün diğer hayvanları evcilleştirdiği dönemlere dayanması tesadüf değil. Dünyada bilinen bulaşıcı hastalıkların yüzde 60’ı ve ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların yüzde 75’i zoonotiktir, yani hayvanlardan insanlara bulaşır. Geriye kalan yüzdelik dilimde ise yine hayvan faktörü dolaylı yollardan etkin olabilmektedir.

Peki 2019 Aralık ayından beri dünyayı sarsan koronavirüs nereden çıktı ve nasıl yayıldı? Birçok söylenti olmakla birlikte Alman virolog Chtistian Drosten’e göre en makul sebep; vahşi/egzotik hayvan ticareti ve kürk endüstrisi. Drosten’in düşüncesini kuvvetlendiren, Sars-1 virüsünün kürkleri için sömürülen rakun köpeği ve minklerden insanlara geçtiğinin belgelenmiş olması. Güncel araştırmalara göre de yarasalarda bulunan virüs aradaki başka bir canlı –tahminen bir “çiftlik” hayvanı- aracılığıyla insanlar arasında yayıldı.

Photo by Anna Shvets

Sadece koronavirüs değil, bugüne kadar yayılmış birçok salgın; hayvancılık, avcılık, kürkleri canlı canlı yüzülen hayvanlar, hayvanların doğal yaşam alanlarının tahribatı gibi sebeplerden kaynaklanmıştır. 2005 sonrası ülkemizde de görülen kuş gribi yüzünden yumurtaları ve kendisi yenen binlerce kanatlı hayvanın açılan çukurlara atılıp yakılması ve avcılık yüzünden görülen domuz gribi buna örnek verilebilir. Keçi, sığır, dana gibi hayvanlardan bulaşan ebola, deli dana, brusella, salmonella, şarbon ve ruam yine hayvan kullanımı sonucu bulaşan hastalıklardandır. Avrupa’yı kıran ve tahmini 50 milyon insanın ölümüne sebep olan veba, I. Dünya Savaşı sırasında 20 milyon can alan İspanyol gribi; HIV/AİDS, kolera, sıtma, sars, mers gibi salgınlar yine hayvan kaynaklıdır. Bu hastalıklar sadece hasta hayvan ve insan teması ile değil, et yiyerek, süt içerek; dışkı, gübre, tükürük ve kan teması ile de bulaşabilmektedir. Ayrıca hayvanların doğal yaşam ortamlarının tahrip edilmesi de hastalıkların yayılma sebebidir.

Salgınlara yol açan hayvan sömürüsü aynı zamanda doğa sömürüsü de demektir. Günümüzde anormal bir hayvan “üretimi” gerçekleşmektedir. İklim krizi ve insan faaliyetleri nedeniyle hızla yok olan yaban hayattaki vahşi hayvanlar, dünyadaki memeli nüfusunun sadece %4’ünü, insanlar ise %36’sını oluştururken; %60’ını “çiftlik” hayvanı adıyla yenmek ve sömürülmek üzere “üretilen” hayvanlar oluşturmaktadır. Bu rakamlar doğal düzenden çok uzaktadır. Bu hayvanların beslenmesi gerekliliği, dünya verimli arazilerinin %83’ünün hayvan besiciliği için ayrılması ile ormansızlaştırmayı beraberinde getirmiştir. Yani dünyadaki açlığı da sona erdirebilecek tarım üretimi, yenmek üzere yetiştirilen hayvanları beslemek için kullanılmaktadır ve ormansızlaşmanın başlıca sebebi hayvancılıktır. “Et” üretiminin son 50 yılda yüzde 260 arttığını ve Amazonların %88’inin hayvan besiciliği için yok edilmekte olduğunu söylemekte de fayda var. Ayrıca bu hayvanların beslenmesi için gereken tonlarca tahıl için tonlarca litre suya ihtiyaç vardır. Dünyadaki tatlı suyun %70’i hayvancılık için harcanıyor. Salgın hastalıkların yayılmasının bir sebebi de herkesin temiz suya erişiminin olmaması ve hijyenik ortamın sağlanamamasıdır. Diğer yandan hayvancılık sektörü atıkları da toprağı ve suyu kirletmektedir.

Photo by Markus Spiske

Hayvancılık metan başta olmak üzere nitröz oksit, karbondioksit gibi sera gazı emisyonlarının da ciddi bir bölümünden sorumlu olarak salgınları tetikleyen iklim krizini hızlandırmaktadır. İklim krizi ekosisteme büyük zararlar vererek salgınları da beraberinde getirmektedir. Salgınların geçtiğimiz 25 yılda dört katına çıkması sürpriz değildir. Yıkıcı insan faaliyetleri ve iklim krizi sebebiyle soyu tehlike altındaki hayvan ve bitki türleri sayısı hızla artmaktadır. Bitki türlerinin ve yoğunluğunun azalması ile küçülen habitatlar ve azalan biyoçeşitliliğe ek olarak artan sıcaklıklar da hayvanları göçe zorlayarak normal şartlarda karşılaşma ihtimalleri olmayan diğer türlerle karşılaşmaları sonucu virüslerin yeni konakçılar bulmasını sağlamakta; bu da virüslerin evrilerek daha güçlü ve yıkıcı olmasına neden olmaktadır.

Bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma ve yayılma serüveninde hayvan kullanımı büyük rol oynamaktadır. Hayvan kullanımı, ormansızlaşma ve doğa tahribatına neden olurken, bu durum iklim değişikliğini tetikler; değişen iklimler de yangınlar ve seller gibi felaketlerle tekrar ormansızlaşmaya ve ekosistem tahribatına neden olur. Böylelikle de sürekli yeni salgınlara zemin hazırlanmış olur. Uzmanlar bu gidişle salgınların artacağını ve çeşitleneceğini dile getirmektedir. Ancak pandemi sürecinde insan faaliyetlerinin azalmasıyla sera gazı emisyonlarının düşmesi ve hava-su kirliliğinin de azalması bir imkanı görünür kıldı. İyileşmeler; hemen önlem alır, gerekli değişimleri sağlar, hayvan kullanımına son verir ve karbon ayak izimizi küçültürsek iklim krizinin etkilerini görünür biçimde geri alabileceğimize dair bize umut verdi.

Bazı kaynaklar salgınlara çözüm olarak hasta hayvanların katli, pastörize süt içmek, ölü hayvan etlerini çok pişirerek tüketmek gibi akla sığmayan, etkisiz öneriler sunmaktadır. Salgınla mücadele için gereken daha çok kıyım ve sömürü değildir, bu tutum ancak yeni salgınları doğurur. Salgın hastalıklara son vermek istiyorsak öncelikle insan, hayvan, doğa ve gezegen kavramlarının birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini; bu faktörlerden birindeki değişikliğin diğerlerini de mutlaka etkileyeceğini anlamalıyız ve bireysel bir değişimle işe başlamalıyız. İlkel alışkanlıklarımızdan, bencil damak zevkimizden; çıkarlarımız için doğayı katletmekten, hayvanları ticari mal, ürün ve kaynak olarak görmekten ve sömürmekten vazgeçmeliyiz. Çözüm hayvanların yaşam hakkını ve bireyliğini tanımaktan, doğayı ve hayvanları gerçekten korumaktan, onlara saygı duymaktan geçiyor. Başka yıkımlarla karşılaşmak istemiyorsak bireysel olarak alabileceğimiz temel önlem tüm canlılar ve gezegen için hayvancılık talebimize son vererek vegan bir yaşamı benimsemek; sonrasında ise hükümetlere, gerçek önlemler almaları için çağrıda bulunmaktır. Salgınlara karşı alınması gereken önlemler arasında avcılığı ve hayvan ticaretini yasaklamak, ormansızlaştırma gibi doğa talanlarının önüne geçmek, iklim krizi için gerçekçi çözümler üretmek, hayvancılıktan sürdürülebilir tarıma geçişi ve bitki bazlı beslenme modellerine teşviki sağlamak ve bilinçli ağaçlandırma yer almaktadır. İklim krizi, ormansızlaşma ve hayvancılık konularında hükümetlerin gerçek sorunları konuşup gerçek önlemler almasını istiyorsak dünya çapında yürütülmekte olan “Plant Based Treaty” kampanyasını www.plantbasedtreaty.org.tr sitesinden inceleyebilir ve imzamızla destek olup hükümetleri harekete geçmeye çağırabiliriz.

Dayanışma ile;

Necla Gizem Tarhan Kasapoğlu

Zeki insan problemi çözen, bilge insan ise önleyendir.

Albert Einstein

Prof. Benton, T. 2020, Koronavirüs: Hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların sayısı neden arttı?, BBC

Prof. Dr. Tolunay, D. 2020, Salgın Hastalıklar, Ekosistem Tahribatları ve İklim Değişikliği ile İlişkili mi?

UNEP, 2020, Preventing the next pandemic: Zoonotic diseases and how to break the chain of transmission,

KoçBayi, 2020, Salgın hastalıkların nedeni doğaya uyum sağlayamayan insanoğlu mu?

Beyaz, Z. 2020, Kapitalizmin pandemik sömürüsü bağlamında salgın hastalıklara bir bakış

Dr. Kınıkoğlu, O. 2019, Veganlığın Çevreye Etkileri

Dr. Kınıkoğlu, O. 2019, 2020’de Vegan Olun│İşte 10 Neden

Şahin, Ü. ve Erensü, S. 2020, Covid-19 pandemisini ve iklim krizini birlikte okumak

Şengül, Z. 2020, Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu ile söyleşi: “Korona virüsün etkilediği popülasyonda olmak istemiyorsak hayvansal ürünlerden de uzak durmalıyız”