Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Gelecek Amaçları ve Veganizm

Birleşmiş Milletler tarafından 2015’te yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegenimizi korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için yapılan evrensel eylem çağrısı, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları 2030’a kadar 17 başlık altında bir yol haritası sunuyor.[1] Bu başlıkların en az 13 tanesi ise veganizmin önerileriyle kesişmekte.

Veganizm her ne kadar popüler kültürde bir beslenme tercihi olarak öne çıkmaktaysa da, aslında hisseden tüm canlıların yaşam hakkını koruyan ve günlük tercihlerinde (bu yemek de olabilir, giyim de, kozmetik de…) bu yönde pratik geliştiren insanların benimsediği bir yaşam biçimi; şiddetsizlik ve saygı üzerine kurulu bir felsefe.

Veganizmin benimsenmesi türcülüğün, yani insan türünün diğer türlere kıyasla üstün bir konumda olduğu inancının artık kabul görmemesi, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının barış, eşitlik ve adalet başlıklarının talep ettiği değişimin ta kendisi olacaktır. Aslında çocuk yaştaki bireylerin türcülükten ne denli uzak bir hayat anlayışına sahip oldukları gerçeğinden[2] hareketle belki de masumiyeti tekrar hatırlamak, türümüzün diğer hissedebilen canlılar üzerinde hükmetme hakkına sahip olmadığını kabul için bir başlangıç olacaktır. Kendimizden “az” gördüğümüz insan dışı hayvanlarla yapılan barış, insan türünün kendi arasında sürdürdüğü din, ırk, etnisite ve benzeri çatışmaların da sonunu getirebilir. Barışın tabağımızda başladığına inanıyor ve Tolstoy’un ünlü sözünü hatırlatmak istiyorum: “Mezbahalar var oldukça savaşlar sürecektir.”

Egomuzun Çevreye Etkisi

Dünyadaki mevcut ekili alanlar yaşanabilir alanların yarısını oluşturuyor ve 10 milyar insanı beslemeye yetecek büyüklükte.[3] Oysa biz bunun dörtte üçünü[4] “aracıları” beslemek ve büyütmek için ayırıyoruz: İnsan dışı hayvanları… Sonra onları şişmanlatıp öldürerek “et”lerini yiyoruz. Bu durumda dünyanın gıda ihtiyacının ise sadece beşte birinden azı karşılanıyor. Bir insan cinsiyet, kilo ve aktivitesine bağlı olarak günde 50 ila 70 gram[5] arasında proteine ihtiyaç duyar.  Bu proteini ise toprakta yetişen tahıl, bakliyat, sebze ve meyveler fazlasıyla karşılar. Oysa aynı ekili alanlarda günde 30-35 kg[6] yem ile beslenmesi gereken inekler için tarım yapıldığında kaynaklar sınırsız bir şekilde israf edilir. Dünyadaki açlık sorunu, tıpkı iklim krizi gibi insan eliyle yaratılmış ve yine insanların alışkanlıklarını değiştirdiklerinde en ucuz ve kolay biçimde çözebilecekleri bir sorundur.

Beslenme sistemimizin neden olduğu bir başka büyük sorun da zoonotik hastalıklardır. Hayvanlardan geçen bu tür hastalıklar, sonuncusunun izlerini hala yaşamımızdan silemediğimiz COVID-19 pandemisi gibi büyük salgınların %75’inin çıkış nedenidir.[7] Her ne kadar son pandemi bizden uzak bir bölgede, hiç tüketmeyi düşünmediğimiz yaban hayvanlarından kaynaklanmış olsa da daha önceki kuş gribi, domuz gribi gibi hastalıklar batılı toplumların sofralarından eksik etmediği hayvanların yetiştirildiği çiftliklerden başlamıştır.

Bitkisel beslenme, diğer tüm beslenme çeşitleri gibi dengeli uygulandığında her yaş grubu için uygun, son derece sağlıklı bir beslenme çeşididir.[8] Diğer yandan hayvansal beslenmenin neden olduğu hastalıklar literatürde yıllardır yerini aldığı, işlenmiş inek etinin, sigara ve asbest kadar kanserojen[9] olarak kayıtlara geçtiği, Kanada’da okullarda inek sütünün artık önerilen gıdalar arasında yer almadığı[10] gibi bilgiler âdeta kasıtlı olarak toplumdan saklanmaktadır. Hayvan eti ve çıktılarını kullanmanın insan sağlığı için elzem olduğu ön kabulünün bir nedeni hayvancılık sektörünün reklam ve ücretli bilimsel yayın için ayırdığı muazzam bütçe, diğer yandan öğrenim hayatları boyunca hastalıkları tedavi etmek üzerine yoğunlaşan; ancak hastalığın hiç oluşmaması için uygulanabilecek diyetleri öğrenme şansı yakalamamış hekimlerdir. Laktoz intoleransının dünyada ne kadar yaygın olduğunu yeni öğrenen bilim insanları kadar onlara korkunç mide kramplarıyla başvuran ve gaz ilaçlarıyla iyileştirmeye çalışılan hastalar maalesef günümüzde dahi mevcuttur.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının arasında sayılan iki önemli sorun; açlık, sağlıklı ve kaliteli insan yaşamı konusunu  hayvanları kullanmayı ve sömürmeyi sona erdirme yönünde bir gecede alınabilecek bir kararla çözmenin bu kadar kolay ve ucuz oluşu karşısında duran tek argüman “alışkanlıklar”dır. Oysa alışmış olduğumuz yaşam standardında yaşamaya devam etmemiz için sahip olduğumuz dünyadan bir buçuk tane gerekmektedir. Tabii bu rakam gelişmiş ülkeler için bazen 2, bazen de ABD örneğinde olduğu gibi 4,1’e kadar yükselmektedir.[11] Dünyadaki hayvan eti tüketimi son 50 yılda %260[12] arttı. Nüfus artışı ise en fazla olduğu 1965-70 yılları arasında bile sadece %2 oldu. 2021 nüfus artış oranı %0.9, beklenen artış ise %1.05.[13]

Dünyada yaşayan memelilerin %36’sını insanlar, %60’ını ise onların sömürmek ve yemek olarak yetiştirdikleri hayvanlar oluşturuyor.[14] Geriye kalan %4’lük kesim ise yaşam alanları neredeyse tamamen tahrip edilmiş yaban hayvanları. Görülen o ki açlığın nedeni artan nüfus değil, ayrıcalıklı kesimlerin artan hayvan eti ve çıktısı tüketim talepleri. Bu noktada Mahatma Gandhi’nin sözünü hatırlatmakta fayda olabilir: “Dünya herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir, ancak herkesin açgözlülüğünü doyuracak kadarına değil.”

Sürdürülebilir şehirlerdeki ortak alanlar ve bostanlarda sebze meyve yetiştiriciliği, yakın çeperlerinde ise endemik tahıl ve bakliyat tarımı, şehrin besin ihtiyacını karşılayacak, kıtalar arası gıda ithalatının sona ermesiyle kullanılan taşıtların sera gazı salınımları da sona erecektir.

Mezbahaların yok olduğu bir dünyada insana yakışmayan mezbaha işçiliği de sona erecektir. Mezbaha çalışanlarının tıpkı savaştan dönen askerler gibi travma sonrası stres sendromuna[15] sahip oldukları, bazılarının kendilerinde insanlara karşı şiddet gösterme dürtüleri gözlemlediği, akıl ve beden sağlığı açısından son derece kötü koşullarda çalıştıkları pek çok bilimsel çalışma ile belgelenmiştir. Sadece mezbahalarda değil, süt sektöründe çalışan kişilerde de travmaların gözlemlendiği, hastalıktan etkilenen inekleri öldürmek zorunda kalan çalışanların intihara varan psikolojik sorunlar yaşadıkları bir gerçektir. Diğer yanda balıkçılık endüstrisinde çalışan işçilerin durumu hiç de farklı değildir.

Sizi karasal yaşamı sürdürülemez kılan et ve süt endüstrisine örnek olmak üzere dünyanın en büyük süt ihracatçısı olan Yeni Zelanda’daki en büyük şirket Fonterra özelinde bu sorunu inceleyen Milked[16] adlı belgeseli izlemeye davet ediyorum. Belgeselde Yeni Zelanda’da bir çiftçinin çocuğu olarak doğmuş ve büyümüş bir kişinin Cowspiracy belgeselini izledikten sonra yaptığı araştırmalar ve neticesinde ulaştığı korkunç gerçek anlatılıyor. Örneğin Yeni Zelanda’ya ineklerin ilk kez 200 yıl önce sömürgeci uluslar tarafından getirildiğini, bir zamanlar orman olan alanların temizlenerek otlak haline dönüştürüldüğünü ve bugün yaşayan 6 milyondan fazla ineğin sütünü yerel halkın değil, ithalatçı ülkelerin tükettiğini öğreniyorsunuz. Diğer yandan, ineklerin çevre, toprak ve su sağlığına zararlarını birinci ağızdan dinliyorsunuz. Yeni Zelanda’nın ana ihraç mallarından süt tozunun üretimi için kullanılan kömür miktarını öğreniyorsunuz. Yaşamın bittiği göller, kaybedilen topraklar ve okyanuslarda beliren cansız alanların hikayesini de…

Hayvancılığın büyük miktarlarda toprak kullanımı ve kirliliği, büyük miktarlarda su kullanımı ve kirliliği, sera gazı salınımı, ormansızlaşma, biyolojik çeşitliliğin azalması, okyanus asitlenmesi ve okyanus ölü alanlarının ortaya çıkması gibi pek çok olumsuz etkisi var. Bu saydıklarım ise iklim krizinin baş tetikleyicileri arasında. Öyleyse sorunlarımızın merkezine hayvancılığı yerleştirmemiz hiç yanlış olmaz. Çok basit şemalarda anlatacak olursak 2500 inek bulunan bir çiftliğin atıkları, 411.000 nüfuslu bir kentin atığına eşit.[17] Bu da 407.000 nüfuslu Altındağ’a ve oradaki bütün atıklara denk düşüyor aslında.

1 kilo et için 15.000 litre su ve 7 kilo tahıl harcanıyor.[18] Bu su miktarı bir kişinin günde 3 litre su tükettiğini varsaydığımızda 14 yıllık su ihtiyacına eşit. Bir hamburger üretilmesi için harcanan suyla bir kişi iki ay boyunca duş alabiliyor. Su kaynaklarının hızla azaldığı dünyamızda “et” yemek için harcanan su, geleceğimize yönelik bir tehdit anlamında.

Her ne kadar sera gazları arasında CO2’nin yıkıcı etkisi sıkça dile getiriliyor ve fosil yakıt tüketiminin sona erdirilmesi için çalışmalar sürdürülüyorsa da 1 kilosu 25 kilo CO2’e eş değer sera gazı salınımına sebep olan metan göz ardı ediliyor.[19] Dünyadaki metan salınımının yaklaşık üçte biri[20] yemek üzere yetiştirdiğimiz kara hayvanlarından kaynaklanıyor. Bir inek yılda ortalama 70-120 kg metan gazı üretiyor[21], bu ise bir aracın yılda 12.500 km yol gitmesi durumunda ortaya çıkan CO2’ye eş sera gazı salınımına eşit. Bu da neredeyse Ankara-Melbourne (Avustralya) arası uzaklığa tekabül ediyor. Dünyada 1.5 milyar inek var, hesabı yapmak kolay olsa da bu bilgiler ortadayken hayvancılık sektörünün neden bitkisele geçiş yapmadığını anlamak zor.

Hayvanların beslenmesi için yapılan tarımda kullanılan azotlu gübreler ve ineklerin gübreye dönüştürülmeyen dışkıları ise CO2’ten 298 kat daha fazla sera gazı salınımına sebep olan nitröz oksit yayılımına sebep oluyor.[22]

Yeni Zelanda örneğine geri dönersek, doğal örtüsü ormanlar olan bir bölgenin yemek ve sömürülmek üzere yetiştirilen hayvanlara ayrılması oradaki doğal yaşamı olumsuz etkiliyor ve endemik türler yok oluyor. Geçtiğimiz elli yılda dünyadaki vahşi yaşamın üçte ikisi sona erdi ve bu doğal yaşam kadar iklim krizi üzerinde de geri dönüşü olmayan bir etki bıraktı. Sadece son yılda nesli tükenen hayvan türünün sayısı 160. İnsanlar yaşayan canlı formlarının %01’ ini oluşturuyor fakat %83 hayvan türünün, bitkilerin ise yarısından fazlasının yok oluşundan sorumlu. Bunun tüm dünya düzeni üzerinde yıkıcı bir etkisi olmayacağını düşünmek ise naiflik olacaktır.

Aynı durum Amazonlar için geçerli. Dünyanın akciğerleri olarak anılan Amazon yağmur ormanlarındaki kıyımın %90’a kadar varan sorumlusu hayvancılık sektörü. Ormanların yerine meralar kuruluyor, meralardaki inekleri beslemeye yetecek genişlikte alanlara soya ve mısır ekiliyor ve bu da dünyanın önemli karbon yutaklarının yok olmasıyla sonuçlanıyor.[23]

Karasal yaşam hayvancılık nedeniyle tehdit altına girmişken sudaki yaşam da balıkçılık nedeniyle aynı tehlike altında. Bu tehlikenin inanılmaz boyutlarını Seaspiracy belgeselinde izleyebiliyoruz. Endüstriyel balıkçılıkta kullanılan yöntemler avlanması istenilen türlerin dışında pek çok deniz canlısının da ölümüne neden olurken bu denizlerdeki biyoçeşitliliği sona erdiriyor. Denizlerdeki biyoçeşitliliğin yokluğu, mercan resiflerinin ölümü ve okyanustaki asitlenmenin artması anlamına geliyor.

Amazon yağmur ormanları karadaki en önemli karbon yutakları rolünü üstlenmişken mercan resifleri de denizlerde aynı rolü paylaşıyorlar. Dolayısıyla okyanuslardaki resiflerin ölümü ve oluşan ölü bölgeler deniz yaşamı kadar dünyanın ciğerlerinin de ölümü anlamına geliyor. Mercan resifleri ve okyanustaki asitlenme, biyoçeşitliliğin azalması ve okyanus suyunun ısınması sonucu yok oluşlarının detaylı incelemesi için Mercan Peşinde adlı belgeselin izlenmesini öneriyorum. Belgeselde  bilim insanları, dalgıçlar ve fotoğrafçılar yıllar boyunca büyük resifteki değişimi görsel kanıtlarla tespit ediyor ve gözden ve gönülden ırak bu trajediyi izleyiciye sunuyorlar.

Deniz kirliliği dile getirildiğinde anılan plastiklerin %51’nin balık ağları olduğu göz ardı ediliyor.[24] Diğer yandan karada yapılan hayvancılığın çıktıları olan nitroz oksitli atıklarının dere ve nehirler vasıtasıyla denizlere ve okyanuslara karışarak deniz yaşamını sona erdirdiği pek az yerde dile getiriliyor.

İklim değişikliğindeki kötü gidişin krize dönmek üzere olduğunun farkında olan bilim insanları 50 yıla yakın bir süredir insanlığı ve karar alıcıları uyarmaktalar. İklim krizi farkındalığı neticesi gerçekleşen ilk uluslararası toplantı 1979 yılına uzanıyor, o yıldan bu yana ise BM bünyesinde yapılan iklim zirveleri somut yaptırımlar sunmayan kararlar ve öneriler silsilesinin üretildiği platformlar olarak ortaya çıktı. Son birkaç yıldır genç aktivistlerinin önderliğinde halk inisiyatifleri hükümetleri iklim acil eylem planını benimsemeye davet etmekteyse de Paris Antlaşması hükümlerinin[25] 2015’ten bu yana uygulanmaması, çözümün aciliyetine hiçbir anlamlı katkıda bulunmamakta.

İklim Krizine Bir Çözüm Önerisi Olarak Plant Based Treaty

Climate Save Movement’ın Ağustos 2021’de lansmanını yaptığı Plant Based Treaty[26], iklim krizinin sonlanması için bireyleri, organizasyonları, şirketleri ve şehir yönetimlerini acil eyleme davet etmekte. Bu çağrının içinde, yeni mezbahaların açılmaması, olanların kademeli olarak kapatılması, kaybedilen yeşil alan ve ormanların geri kazanılması, beslenme sisteminin hayvansaldan bitkisele dönüştürülmesi bulunmakta. Bireylerden şehirlere her kesime hitap eden bu inisiyatif kabul gördüğü takdirde karar alıcıların 2022 Ekim ayında Mısır’da yapacakları iklim zirvesinde çözüme yönelik olumlu adımlar atılabileceği umut edilebilir. Çünkü fosil yakıt tüketiminin sonlanması için harcanan enerji, odadaki pembe fil gibi görmezden gelinmeye devam edilen hayvancılık endüstrisi sorununun masaya konulmaması durumunda boşa sarf edilmiş olacaktır.

Sorumlu üretim, şirketleri ve yönetimleri ilgilendirirken, sorumlu tüketimin öznesi insanlardır. İnsanların bireysel tüketim seçimleri, ister istemez global bir krizin çözümü ya da parçası olabiliyor. Belki bireysel olarak sürdürülemez bir sektörü, hayvancılık sektörünü finanse etmekten vazgeçmek bu sektörün sonu anlamına gelmeyebilir; ancak dünyanın kritik eşiklerini aşmamıza az kala bu yıkıcı faaliyetlerden uzak durmamız bizi çözümün bir parçası yapar. Diğer yanda tüm toplumsal hareketlerin, bireylerin attıkları tek bir adımla başladığı iyi bilinir.

Carol J. Adams’ın sözleriyle, “Biz, bütün zulümlerin birbiriyle ilişkili olduğuna inanıyoruz: Bütün canlılar özgür olana kadar, yani kötü muameleden, aşağılanmadan, sömürüden, kirlenmeden ve ticarileşmeden kurtulana kadar, hiçbir canlı özgür olmayacak.” Dünyada barış, adalet ve eşitliğin yaşam pratiği haline gelmesi için veganizmin hastaya sunulan bir reçete olarak değerlendirilebileceği inancındayım. Hayvanların yaşam hakkının gözetildiği bir dünyada iklim krizi karşısında en kırılgan kesim[27] olan kadın ve çocukların haklarının nasıl el üstünde tutulacağını tahmin etmek de hiç güç değil.


[1] https://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/sustainable-development-goals.html

[2] https://journals.sagepub.com/doi/pdf/10.1177/19485506221086182

[3] https://ourworldindata.org/land-use

[4] https://ourworldindata.org/agricultural-land-by-global-diets

[5] https://www.health.harvard.edu/blog/how-much-protein-do-you-need-every-day-201506188096

[6] http://www.ramasyem.com.tr/icerikGoster.php?id=227#:~:text=Bir%20ine%C4%9Fin%20g%C3%BCnde%20t%C3%BCketece%C4%9Fi%20kaba,a%C4%9F%C4%B1rl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n%20%25%202%2D3%C3%BC%20kadard%C4%B1r.

[7] https://www.unep.org/resources/report/preventing-future-zoonotic-disease-outbreaks-protecting-environment-animals-and

[8] https://www.eatrightpro.org/-/media/eatrightpro-files/practice/position-and-practice-papers/position-papers/vegetarian-diet.pdf

[9] https://www.who.int/news-room/questions-and-answers/item/cancer-carcinogenicity-of-the-consumption-of-red-meat-and-processed-meat#:~:text=Processed%20meat%20was%20classified%20as%20carcinogenic%20to%20humans(Group%201,to%20humans(Group%201).

[10] https://www.bbc.com/news/world-us-canada-46964549

[11] https://www.bbc.com/news/magazine-33133712

[12] https://www.peta.org/issues/animals-used-for-food/meat-environment/

[13] https://www.numerade.com/ask/question/the-united-nations-currently-2020-estimates-the-world-population-growth-rate-to-be-105-yr-if-the-world-population-growth-rate-remains-constant-at-105-in-what-year-will-the-current-world-popu-99397/?utm_campaign=google_intl_numerade_international-search&utm_term=google_intl_numerade_international-search_conversion_dynamic_dynamic-search-all&utm_content=google_intl_numerade_international-search_conversion_dynamic_dynamic-search-all_keyword_&utm_source=google&utm_medium=paidsearch&gclid=Cj0KCQjw0umSBhDrARIsAH7FCocKxnpsSOGdS8dXwiWLH_PcG0b9-axYuyRUlkMTNfmZYOpW2wJFC64aAvkkEALw_wcB

[14] https://ourworldindata.org/mammals

[15] https://yaleglobalhealthreview.com/2016/01/25/a-call-to-action-psychological-harm-in-slaughterhouse-workers/

[16] https://www.waterbear.com/player/6202a7dc4ccaa94b6ab68ea5

[17] https://skeptics.stackexchange.com/questions/23922/do-2500-cows-produce-more-waste-than-411000-people

[18] https://www.fao.org/family-farming/detail/en/c/1300546/

[19] https://www.cbs.nl/en-gb/news/2019/37/greenhouse-gas-emissions-down/co2-equivalents

[20] https://archive.is/vZwiS

[21] https://www.abdn.ac.uk/news/13179/#:~:text=A%20single%20cow%20on%20average,feed%20additives%E2%80%9D%20says%20Professor%20Wallace.

[22] https://www.cbs.nl/en-gb/news/2019/37/greenhouse-gas-emissions-down/co2-equivalents

[23] https://documents1.worldbank.org/curated/en/758171468768828889/pdf/277150PAPER0wbwp0no1022.pdf

[24] https://www.greenpeace.de/publikationen/20190611-greenpeace-report-ghost-fishing-ghost-gear-deutsch.pdf

[25] https://unfccc.int/process-and-meetings/the-paris-agreement/the-paris-agreement

[26] https://plantbasedtreaty.org/

[27] https://undpturkiye.exposure.co/doganin-ve-kadinin-kaderi-ayni-mi

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: