‘Sağlıklı’ Ve ‘Sürdürülebilir’ Deniz Ürünleriyle İlgili Seaspiracy’nin Çürüttüğü İnanması Güç 6 Mit

Hepimiz reklamlarda beyaz sakallı bir kaptan tarafından dikkatlice yakalanıp hızlı bir şekilde çıtır bir fileto haline getirilmeden önce, temiz bir okyanusta yüzüp duran mutlu balıkları görmüşüzdür. Bu tür görüntüler çocukluğumuzdan beri, deniz mahsülleri endüstrisinin ortaya attığı anlatıya uygun olarak zihnimizde kalıcı bir şekilde kökleşmiştir. Maalesef,  balıklar ve deniz hayatı etik, sağlık ve çevreyi kapsayan gündemden geri kalmış ve bu zihin yanılgısının yakıtı, acınası ‘sürdürülebilirlik’ iddialarının yanı sıra; bir kesinliği bulunmayan ‘sağlığa yararlı’ olduğu konusunda da başarı sağlayan bir endüstri tarafından doldurulmuştur. Balığı ve balıkçılıkçılık meselesini, tabağımıza değil,  masaya yatırma zamanı geldi.

Deniz mamülleri endüstrisini mantıklı bir şekilde yeniden değerlendirerek sükse yapan Saspiracy’nin Netflix’in en popülerler listesinde depar atmasına şahitlik etmek mutluluk vericiydi. Belgesel çevre ve sağlık örgütlerinin vurgulamakta sınıfta kaldığı, görmezden gelinen o aşikar gerçek konusunda sessizliği bozarak; sonunda, okyanuslarımızın eşi benzeri görülmemiş tahribatının yanısıra deniz canlılarını yemenin sağlığımız üzerindeki etkisi dahilinde ihtiyaç duyulan o hareketi başlattı.

Öyleyse Seaspiracy’i izledikten sonra  hangi inanılması güç mitleri denizin dibine batırdım?  İşte o 6 mit:

Photo by Harrison Haines on Pexels.com

1.Balık olmadan Omega 3 yada diğer esansiyel yağ asitlerini alamayız. 

Günümüzde Omega 3 e değinmeden balık hakkında konuşulamıyor. Tıpkı ‘et=protein’ ve ‘süt=kalsiyum’ yanılgısı gibi ‘balık=omega 3’ masalını dinlemekten de yorulduk. 

Omega 3 yağ asitleri aslında balıklar tarafından değil de balıkların yediği algler tarafından üretilen; kalbin, beynin ve sinir sisteminin sağlıklı bir şekilde işleyişi de dahil olmak üzere sağlığımız için temel bir bileşendir. Omega 3 zengini algleri yedikleri ve etleri de Omega 3 stoklarını biriktirdiği için balıklar, teknik olarak sadece aracı durumundadır. Bu temel yağ asitleri direkt olarak bitkileri yiyerek yada çiya tohumu, öğütülmüş keten tohumu, keten yağı, kanola yağı, ceviz, soya fasulyesi ve yeşil yapraklı sebzelerden alınabilir.

Birçok insan balığı ve balık yağını sağlıklı bir kalp fonksiyonuyla ilişkilendirmesine rağmen, genellikle faydasından çok zararı vardır. Birçok altın standart incelemesinde, balıklardan alınanın aksine, bitkilerden alınan esansiyel yağ asitlerinin beklenmeyen kardiyovasküler bir olay yada anormal kalp ritmi riskini azaltabileceği ve balık yağından alınan EPA ve DHA ‘nın kalp sağlığı üzerinde çok az veya hiç olumlu etkisi olmadığı görülmüştür. 2018 yılında British Journal of Nutrition’da yayınlanan bir araştırma, bitki bazlı kaynaklardan elde edilen esansiyel yağ asitlerinin kalp hastalıkları riskinin azalması ile bağlantılı olduğunu buldu.

2.Balıklar tehlikesiz düzeyde toksinler içerir.

Okyanusların, çeşitli endüstriyel akış kaynakları, tarımsal girdiler ve diğer toksinler ile giderek daha fazla kirlenmesiyle balıklar aslında polüsyon ve mikro plastikten meydana gelen bir çorbada yüzüyor, yaşıyor ve besleniyor. Yaygın insan kaynaklı kirleticiler arasında agro kimyasallar, zirai tarımdan elde edilen gübreler, temizleyiciler, endüstriyel kimyasallar, poliklorlu bifeniller (PCB’ler) , zehirli aromatikler, cıva ve kanalizasyon pisliği bulunuyor. Leziz!

Sorun, balıkların birbirlerini yemesi ile şiddetlenir, büyük balık küçük balığı yer ve bu döngü bu şekilde devam eder. Bu da, atıkların besin zinciri boyunca birikmesi anlamına gelen ve en nihayetinde de zincirin en tepesinde bulunan balıkta yoğunlaşmış olan biyoakümülasyon (biyolojik birikim) dediğimiz etkiyi yaratır ve bu zincirin tepesindeki balık genellikle insanlar tarafından yenir.

ABD’li tüketiciler üzerinde yapılan yakın tarihli bir çalışma, maruz kalınan metil cıvanın (genellikle endüstriyel kirlilik nedeniyle çevrede bulunan bir tür cıva) %82’sinin doğrudan deniz ürünleri yemekten kaynaklandığını ortaya koydu. Yapılan ikinci bir çalışma ise bu seviyelerin yükselişte olduğunu göstermektedir. İster okyanusta yakalanmış olsun ister çiftlikte yetiştirilmiş olsun balıklarda cıva yaygın olarak bulunur ve bağışıklık, sinir ve enzim sistemlerine zarar verebilir. Aynı zamanda ciddi bir nörotoksin olarak ortaya çıkabilir.

Cıva zehirlenmesi özellikle rahimdeki bebeğin gelişimini etkiler ve potansiyel olarak beyne ve sinir sistemine zarar verebilir. Daha sonrasında bu; hafıza, dikkat, motor beceriler, dil ve görsel uzamsal becerilerle ilgili sorunlar gibi bulgulara neden olabilir.Yetişkinlerde, cıvaya tekrar tekrar maruz kalmanın felç, tutarsız konuşma, bilinçte bulanıklık, sinir ve bağışıklık sistemlerinde hasar, böbrek hasarı, titreme, uykusuzluk, hem sinirleri hem kasları etkileyen etmenler ve motor işlev bozukluğuna neden olduğu gösterilmiştir. Bazı vakalarda, aşırı maruz kalma ölümcül olmuştur.

Poliklorlu bifeniller (PCBler) de balık, süt ve et gibi yağlı gıdalarda bulunan büyük bir endişe kaynağıdır. Şu anda yasaklanmış olsa da, PCB’ler çevrede bulunmaya ve ekosistemlerimizi kirletmeye devam ediyor. PCBler; kalp hastalığının ilerlemesi, kanser ve kısırlık ile bağlantılıdır ve gelişmekte olan fetüse zarar verir. Hala yeterli gelmediyse, balıklarda yaygın olarak bulunan zehirli aromatikler, üreme sorunlarına, bağışıklık sistemi hasarına, hormonal bozukluğa ve kansere neden olan ek bir endişe kaynağıdır. Kesinlikle iştahı kabartan malzemelerin bir listesi değil.

3.Okyanuslar mikroplastiklerle dolu olsa da balık ve diğer deniz hayvanları hala yemek için güvenlidir.

Okyanusların metreküp başına 8.3 milyon mikroplastik parçası barındırabileceğini bilmek tedirgin edici. Bilim adamları 114 su türünde mikroplastiğe rastladı. Bunların yarısından fazlası insanlar tarafından tüketiliyor. Diğer araştırmalar, plastik parçacıkların vücuttaki tüm organlar arasında yer değiştirme(translokasyon) yapabileceğini gösterdi. Başka bir çalışma plastiğin balıkların karaciğerlerine bile ulaştığını ortaya koydu. Diğer çalışmalar, sadece bir porsiyon deniz mamülünde ve bazı konserve balıklarda 90 kadar mikroplastik bulunduğunu ortaya çıkardı. Deniz Biyoloğu Sedat Gündoğdu, ‘denizden elde edilen bütün yiyeceklerin plastik ile kirlendiğini’ vurgulamıştır.

Seaspiracy’nin işaret ettiği gibi, plastik; pigmentler, su geçirmez,  ateş yavaşlatıcı ve ‘ftalatlar’ da dahil olmak üzere yemeğinizin yakınında istemeyeceğiniz , ve hatta yemeğinizin içinde hiç istemeyeceğiniz türlü türlü iğrenç katkı maddeleri içerir. İnsan vücudu bu mikroplastiklerin bir kısmını ortadan kaldırıp, vücuttan atabilecek beceriye sahipken, bu maddelerin insan sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili ön araştırmalar, vücutta iltihaplanmaya, bağırsakta bozulmaya ve kalıcı kimyasal katkı maddelerine sürekli maruz kalmaya neden olabileceğini göstermektedir. Genel olarak, herhangi bir miktarda küçük bir plastik parçacığı yemenin güvenli olup olmadığı  — nispeten yeni bir fenomen — büyük ölçüde araştırılmamıştır, ancak bazı kimyasal katkı maddeleri ile bağlantılı sağlık sorunları uzun süredir bilinmektedir. Mikroplastiklerdeki kimyasalların bazıları hormon fonksiyonlarına engel olurken, diğerleri ya kansere sebep olduğu bilinen  kanserojenlerdir yada doğum kusurlarıyla güçlü bağlantılara sahiptir.

4. Çiftlik balıkları, yemek için daha güvenli ve sağlıklıdır.

Şimdilerde okyanus denilen zehirli mikroplastik çorbasından kaçınmak için çiftlik balıkçılığına yönelinmesi son derece anlaşılır ancak çözümden çok uzak.Çiftlik balıkları,yine okyanuslardan gelen, büyük ölçüde öğütülmüş konsantre balıklardan oluşturulan balık unuyla besleniyor. Ve tüm kimyasal toksinler bir yana onlar da tahmin ettiğiniz gibi mikroplastikle dolu. Son yapılan bir çalışma çiftliklerden gelen ticari balıkların yüksek seviyede insan besin zincirinde de kendine yer bulan mikroplastikler içerdiğini ortaya koydu. Öldürülüp çiftliklerdeki balıklar için yem olarak kullanılan balıklar daha yoğun mikroplastik barındırma eğiliminde. Bu, çoğu öldürülüp, işlem görerek çiftlikler için konsantre yem haline getirilen vahşi balıkların %60’ının organlarında şok edici şekilde mikroplastiğe rastlandığını gösteren bir çalışma tarafından onaylandı.Bu çalışma 24 farklı ülkenin okyanuslarından yakalanan 198 tür üzerinde yapıldı.

Ayrıca çiftlik balıkları hastalıkları, toksinleri, katkı maddelerini taşıdıkları için kötü bir şöhrete sahiptirler ve sıkışık koşullarda hayatta kalabilmek adına ihtiyaçları olan yüksek seviyelerde antibiyotiği vücutlarında barındırırlar. Örneğin; yaban hayattaki somonları ve çiftlik somonlarını karşılaştıran bir çalışma, çiftlik balıklarının toksik PCB’ler ve klorlu pestisitler de dahil olmak üzere istikrarlı bir şekilde daha yüksek kirletici seviyelere sahip olduğunu kanıtladı.

Bazı İskoç somon çiftliklerinde yapılan araştırmalar -Saspiracy’nin vurguladığı gibi- anemi, bit istilası, bulaşıcı hastalıklar, klamidya ve kalp hastalığından ölen balıklar olduğunu gösterdi. Katkı maddelerinin de yaygın olarak kullanıldığı tespit edildi; somonlar doğal olarak gri renktedir ve bu da çiftçinin balığı renklendirilmiş katkı maddesiyle beslenmeden hemen önce renk skalasından pembe rengi seçmesine yol açmaktadır.

5. Balık yemek karada yaşayan hayvanları yemekten iyi bir alternatif çünkü onlar ‘acıyı hissetmiyor’

AB Komisyonundaki bilimsel bir panel, balıkların acıyı hissettiği ve korkuyu deneyimlediğine hükmetti. Tıpkı diğer deniz canlılarında olduğu gibi, mesela balinalar ve yunuslar gibi, balıkların da bir sosyal hayatı, aileleri ve arkadaşları var. Ayrıca yiyecek aramak için diğerleriyle sıklıkla takım oluşturabiliyorlar. Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Donald Broom balıkların, suyun altında oldukları için kara memelilerine göre duyumsal farklılıklara sahip olduğunu ancak acı reseptörlerinin, nöral ağlarının ve acı verici uyaranlara karşı elektrofizyolojik tepkilerinin varlığına  işaret ediyor. Aslında, araştırmalar devamlı olarak, birçok balık türünün fizyolojisinin, nörobiyolojisinin ve beyin aktivitesinin, diğer hayvanlar gibi, yaralanma veya acı verici olayların bir sonucu olarak ağrı kesiciler üretme kabiliyeti ile memelilerle doğrudan karşılaştırılabilir olduğunu göstermiştir.

Hala derinlemesine araştırılmamış olsa da, balıklar, tekne güvertelerine sürüklenirken ve milyarlarcası boğulurken ağrıyı, korkuyu ve acıyı hissetme konusunda kanıtlanmış bir yeteneğe sahip canlı varlıklardır. Acıdan kaçınmanın en iyi yolu,  en basit şekliyle, tüm canlıları tabağınızdan çıkarmaktır.

6. Balık yemek sürdürülebilirdir.

Seaspiracy bu miti ilk ve son kez denizin dibine batırarak harika bir iş çıkardı.Balık türleri okyanuslarımızda hızla tükenmekte ve bir tür olarak varlığımızın devamlılığını doğrudan etkileyen büyük ekolojik dengesizlikleri ortaya çıkarmaktadır. Tahminler, mevcut balıkçılık uygulamalarının devam etmesi durumunda, 2048 yılına kadar boş bir okyanusa sahip olabileceğimizi ve birçok balık popülasyonunun zaten çöküşün eşiğinde olduğunu göstermektedir.

Balık yemek sürdürülebilirlikten çok uzaktadır. Endüstriyel balıkçılıkta kullanılan trol ağları son derece yıkıcı etkilere sahiptir. Deniz bitkilerini söküp atarak ve okyanusun dibindeki tortuyu çalkalayarak depolanmış karbonun tekrar atmosfere salınmasına sebebiyet vererek küresel ‘aşırı ısınmanın’ tırmanmasına neden olur. Yiyecek bulmak için mücadele eden ya da balık ağlarında ‘kazara’ öldürülen balinalar, yunuslar ve liman yunusları gibi, besin zincirindeki büyük deniz memelilerinin kaybı okyanus ekosistemlerine zarar vermeye devam ediyor ve hatta insan türünün hayatta kalması için gerekli hassas kimyasal döngüleri değiştiriyor. Seaspiracy büyük ölçekli bir çözülmenin ve  vahşi yaşamı katletmenin asla sürdürülebilir olamayacağını işaret ettiğinde haklıydı. Plastik kirliliği de balıkçılık endüstrisinin her yıl 640.000 ton balıkçı ağını, oltayı ve kabı denize dökmesiyle öne çıkan bir problem olmaya devam ediyor.

Çiftlik balıklarına dönersek aynı korkunç manzarayla karşılaşıyoruz.Bu balıkları beslemek için ihtiyaç duyulan yem miktarının yanı sıra, çiftlikler genellikle hastalık doludur, büyük atıklar ortaya çıkarır ve plastik kirliliğine katkıda bulunur. Seaspiracy tarafından verilen bir örnekte İskoç somon endüstrisi , İskoçya’nın bütün nüfusuna eşdeğer organik atık çıkarmaktadır.

Sağlık ve çevre bilincine sahip birçok insan, zulümden kaçmak için sağlık sebebiyle ve çevreye olan etkilerinden dolayı kara hayvanları yemek yerine balıklara dönüş yapıyor.Ancak Seaspiracy eğer bize birşey öğrettiyse o da şu ki, deniz mamülleri sağlıklı ve sürdürülebilir olmaktan çok uzakta. Bazı topluluklar çok az seçenekleri bulunması sebebiyle,besin kaynağı olarak deniz canlılarına bel bağlamış durumdalar ancak bizim büyük çoğunluğumuz buna mecbur değil. Çevresel yıkımı ve sağlığımız üzerindeki endişe uyandırıcı etkileri öğrendiğimiz şu an, hayvanlar, gezegen ve kendi sağlığımız için balıkları tabaklarımızdan çıkarmanın tam da zamanı. 

İstanbul Fish Save

Çeviri: Nesibe Bengisu Demirkol 

Yazar: Natasha Maria , Kaynak: thesavemovement.org

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: