Keçi Sütü İçmemek için 6 Neden

İnsanlar süt ürünlerini tüketmeyi tartıştıklarında, genellikle inek sütünü kastetmektedir. Ancak süt endüstrisinin tek kurbanı inekler değildir. İneklerin yanı sıra keçilerin de sütleri insanlar tarafından çalınır ve keçiler, süt çiftliklerinde esaret altında çok acı çekerler. Bilimsel adı Capra hircus olan bu meraklı ve sevimli hayvanların kökeni büyük olasılıkla Orta Asya’ya dayansa da artık dünyanın birçok bölgesinde yaşıyorlar. Evcilleştirilmiş keçilere ve neden sadece inek sütünü değil tüm süt ürünlerini diyetinizden çıkarmanız gerektiğine dair daha fazla bilgi edinmek için okumaya devam edin.

Photo by Villager Boy on Pexels.com

1. Keçiler sosyal hayvanlardır

Keçiler doğaları gereği olarak meraklı, bağımsız ve hatta yaramazdır. Kendileri dışında en az bir keçinin arkadaşlığına ihtiyaç duyarlar ve koyunlar, eşekler, atlar ve hatta kediler ve köpeklerle arkadaş olabilirler. Kurtarılan ve şimdi barınaklarda yaşayan keçiler tırmanmakta, oyun oynamakta, zıplamakta ve tepelik arazileri keşfetmektedir. Bu meraklı hayvanlar, ağızlarını kullanarak çevrelerini keşfeder ve onları beslediğinizde veya tımar ettiğinizde sizi nazikçe dürtebilirler. Keçiler kendilerini sizin yanınızda rahat hissettiğinde, oldukça sevecen olurlar ve sizinle oynayıp saatlerce yanınızda durabilirler.

Özgürken veya kurtarıldıktan sonra, keçiler kuyruklarını mutlu bir şekilde sallarlar ve boş zamanlarında otlarlar.

2. Keçiler meleyerek iletişim kurar

Daha önce hiç bir keçiyle konuştunuz mu? Veya en azından garip “mee” çıkararak konuşmayı denediniz mi? Keçiler birbirleriyle iletişim kurduğunda, melemek dediğimiz şekilde ses çıkarırlar. Keçiler aslında bireyleri tanıyabilir ve ayrıca bu yolla diğer keçilerin duygu durumlarını fark edebilir. Ayrıca diğer keçilerin ses tonlarından nasıl hissettiklerini de anlayabilirler. Oğlak olarak adlandırılan bebek keçiler, anneleri için birbirlerini tanımalarına yardımcı olan özel bir melemeye sahiptir. Ne kadar da sevimli, değil mi? Keçiler ayrıca sürülerindeki diğer keçilerin yüz ifadelerinin farkındadır ve değişik insanlar arasındaki farkları ayırt edebilecek kadar zekidirler. Yani keçilerin, arkadaşlarının kim olduğunu bildiğini söyleyebiliriz.

3. Keçiler süt çiftliklerinde acı çekmektedir

Süt çiftliklerinde istismar edilen keçiler iyi bir hayat sürmezler. Dişi keçiler, mümkün olduğunca çok süt versin diye çok genç yaşta yapay döllenmeye maruz kalır. Bir süt keçisi her gün bir ila üç litre süt üretmek zorunda kalır. Ticari keçi çiftliklerinde anne ve bebeği, inek çiftliklerinde olduğu gibi birbirlerinden ayrı tutulurlar. Keçilerin bu endüstrilerde ineklerden daha iyi muamele gördüğü bir masaldır. Erkek keçiler süt üretemedikleri için ya doğduktan sonra direkt öldürülürler ya da buzağılar nasıl eti için öldürülüyorsa aynı amaçla et ticareti için tutulurlar ve şişmanlatılırlar. Genç keçiler, anestezi olmaksızın iğdiş edilme ve köreltme gibi sakatlanmalara maruz kalırlar. Köreltme, sonunda daha büyük boynuzlara dönüşecek olan sinir dolu boynuz tomurcuklarının çıkarılmasıdır. Bu prosedür, acı içinde çığlıklar atan çocuklar için son derece insanlık dışıdır.

4. Keçi sütü ve laktoz intoleransı

İnek sütü gibi keçi sütü de birçok insanın sindirmekte zorlandığı laktoz denen bir şeker içerir ki bu da insanların tüketimine uygun olmadığının kesin bir işaretidir. Keçi sütü inek sütüne kıyasla daha az laktoz içermesine rağmen yine de içermektedir, bu yüzden inek sütüne daha sağlıklı bir alternatif olduğunu söyleyen reklamlarla aldanmamak gerekir. Laktoz intoleransınız varsa ve süt içiyorsanız karın ağrısı ve şişkinlik, kramp, gaz ve kusma gibi şikayetleriniz olabilir. Zulmü reddedin ve yulaf, pirinç, soya, fındık ve badem gibi laktoz içermeyen bitkisel sütlere yönelin.

5. Keçi sütü yüksek kalorilidir

Keçi sütünün kalorisi çok yüksektir. Hatta porsiyon başına diğer süt türlerinden daha fazla kalori içerir ve kilo alımına neden olabilir. Keçi sütü doymuş yağ içerir ve doymuş yağı hayvansal ürünlerden almak kalp hastalıklarında risk faktörlerini artırabilir. Bu tür doymuş yağ, sağlıksız kilo alımı ile bağlantılı olduğundan tüketilmesi diğer sağlık sorunlarına yol açabilir. Kilo vermeye çalışıyorsanız, şekersiz bitkisel sütler sağlıklı bir alternatiftir. Keçi sütü sadece bebek bir keçisi iseniz sağlıklıdır; bir insansanız değil. Süt ürünleri tüketmenin ne kadar sağlıksız olduğu hakkında daha fazla bilgi edinmek için bu çevrimiçi makaleyi okuyabilirsiniz: Physicians Committee for Responsible Medicine.

6. Keçiler birer bireydir.

Keçiler, tüm canlılar gibi, istismardan ve acıdan uzak yaşamak isterler. Süt endüstrisi, hayvanları para kaynağı ve büyük kârlar elde etme yolu olarak görüyor. Keçi sütü ve keçi peyniri gibi ürünler satan şirketler, hayvan haklarını değil, para kazanmayı önemsiyorlar. Keçiler artık endüstri için kârlı kabul edilmediğinde ise öldürülüyorlar. Tüm hayvanlar birer bireydir ve gıda endüstrisinde onları bekleyen kaderi hak etmemektedir. Keçiler mutlu ya da heyecanlı olduklarında kulaklarını öne doğru eğip kuyruklarını dik tutarlar ve tüm keçilerin bunu deneyimlemeye hakkı vardır.

Istanbul Animal Save

Çeviri: Doğa Sindar

Yazar: Miriam Porter , Kaynak: thesavemovement.org

Süre Doluyor

Hayvancılık ve fosil yakıtlar gezegenimizi mahvediyor. Hemen harekete geçmemiz gerek. İçinde bulunduğumuz bu yıl ve on yıl, kontrolden çıkan bu iklim krizini durdurmak için çok önemli. Kasırgalardan sellere, orman yangınlarından kuraklığa ve artan deniz seviyesine kadar ekstrem hava olayları artık daha sık ve daha şiddetli oluyor. Yakında dünyada yaşamaya elverişli olmayan çok sıcak bölgeler oluşacak. Artan sıcaklıklarla beraber hastalık taşıyan canlılar tüm dünyaya yayılıyor. Ekolojik denge ve tarım sistemleri çökebilir ve bu da kitlesel açlığa yol açabilir.

Hayvancılık, iklim krizinin başlıca nedeni çünkü hayvancılık tüm araba, kamyon, uçak, gemi ve diğer ulaşım yollarının toplamından daha fazla sera gazı (karbondioksit, metan, nitröz oksit) salımına neden olmaktadır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), hayvancılığın sera gazlarına olan katkısının %14 olduğunu tahmin etmektedir. Ancak bu düşük tahmin, metanın uzun yarı ömrü gibi varsayımları içermekte ve karbon yutağı görevi gören ormanların negatif fırsat maliyeti olarak hayvan yemi üretmek ve hayvan otlatmak için arazi açmak adına yok edilişini hesaba katmamaktadır. WorldWatch Enstitüsüne göre hayvancılık, sera gazı salımlarının %51’ini oluşturmaktadır. Bu oran, hayvancılığın yaşam döngüsü analizi ile incelenen tüm yönlerini içermektedir.

Photo by Lara Jameson on Pexels.com

Gezegenimizin Akciğerleri Yanıyor

Metan, ineklerden gelen ve karbondioksit salımlarından 70 kat daha zararlı bir gazdır. Nitröz oksit salımları, konsantre hayvan besleme operasyonu (CAFO) kapsamında yetiştirilen hayvanların beslenmesi için genetiği değiştirilmiş mısır ve soya yetiştirmekte kullanılan çok yüksek miktarlardaki gübreden kaynaklıdır. Nitröz oksit kirliliği, metandan çok daha kötüdür ve her bir ton karbondioksitten 200 kat daha zararlıdır.. 

Hayvancılık, ormansızlaşmanın ve canlı türlerinin yok olmasının başlıca nedenidir. Tarıma uygun arazilerin yaklaşık %80’i hayvan yemi yetiştirme ve hayvan otlatma için kullanılmaktadır. Dünyamız 6. kitlesel yok oluşun tam ortasında. Bilim insanları her 24 saatte bir 150-200 kadar bitki, böcek, kuş ve memeli türünün yok olduğunu öngörüyor. Bu sayılar normal oranın neredeyse 1000 katı daha fazla. Yaklaşık 65 milyon yıl önce dinozorlar yok olduğundan beri dünyamız hiç bu kadar büyük bir yok oluş yaşamadı.

Atmosferdeki karbon içeriğini azaltmak için hayvancılığı sona erdirmek ve dünyayı yeniden ağaçlandırmak zorundayız. 

Hayvancılık aynı zamanda okyanuslardaki ölü bölgelerin başlıca nedeni çünkü kullanılan gübreler nihayetinde sularımıza karışmakta ve çevreye daha fazla zarar vermekte.

2018’de Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinde (ICPP) beslenmemizde ciddi değişiklikler yapmak için sadece 12 yılımızın olduğu belirtildi. Artık ölen hayvanları ve iklim krizini görmezden gelemeyiz. Artık harekete geçme zamanı.

Istanbul Climate Save

Çeviri: Doğa Sindar

Kaynak: thesavemovement.org/climate-save-movement/

Balıkları Yemekten Vazgeçmek için 5 Sebep

 * Bu yazıda özel olarak balıkçılık endüstrisinin yarattığı yıkım ve kullandıkları tahakküm yöntemlerine değinmemiz tamamıyla bilgilendirme amaçlıdır. Tüm türlerin en temel hakkı olan şiddetten uzak özgürce yaşama hakkını esas alarak; hayvanların esaretine, sömürülmesine ve yok edilmesine sebep olan küçük ya da büyük, işkence yanlısı ya da refahçı her bir şiddet pratiğinin karşısında yer aldığımızı ve çözümün endüstri karşıtlığında değil, vegan bir yaşamda olduğunu hatırlatmak isteriz.*

Balıkları Yemekten Vazgeçmek İçin 5 Sebep

Balıklar, barış ve özgürlük içinde yaşamak isteyen akıllı ve sosyal canlılar. Ancak, hayvanları kullanan kişi ve endüstriler tarafından esir edilen ve sömürülen diğer hayvanlar gibi, balıklar da insanların değiştirilebilir tercihleri adına tutsaklık, acı ve korku dolu bir hayat yaşamaya zorlanıyor. Öyle ki, her yıl öldürülen tüm kara hayvanlarının toplamından daha fazla balık yalnızca “yemek” için öldürülüyor ve her yıl akıl almaz hızda öldürülen balıkların sayısı trilyonları buluyor. İster vahşi doğada yakalanmış, ister akvaryumlarda büyütülmüş olsun, balıklar zamansız ölümlerinden önce muazzam derecede acılara maruz bırakılıyor. Dahası, balıkçılık endüstrisi bu muhteşem deniz canlılarıyla birlikte okyanuslarımızı da yok ediyor. Kara hayvancılığı gibi, deniz ve okyanus canlıları üzerinden kar eden şirketlerin sebep olduğu çevresel etki de zannettiğimizden çok daha büyük.

Balıkçılığın hayvanların yaşamını ve gezegenimizin geleceğini nasıl etkilediği hakkında daha fazla bilgi edinmek için lütfen okumaya devam edin.

Photo by Francesco Ungaro on Pexels.com

1. Balıklar Hisseden Bireylerdir

Balıkların acı hissetmediği yaygın bir yanılgıdır. Balıklarda hissedebilirliği araştıran birçok balık biyoloğu, bilim insanı ve veteriner hekim, balıkların acıyı ve daha birçok duyguyu hissettiği gerçeğini kabul etmiştir. Buna rağmen balıklar da, “mal ve kaynak” olarak statülendirilmiş diğer birçok hayvan gibi, başka hayvanların sahip olduğu yasal korumaların dışında bırakılmaktadır. Nöro-biyologlar, balıkların acıya çeşitli şekillerde tepki veren sinir sistemleri olduğunu yıllar önce fark etmişlerdir. Balıkların ağrıyı hafifletmek için sinir sistemleri tarafından üretilen nörotransmitterlere sahip olduğu kanıtlanmıştır. Araştırmalar, balıkların insanlardan farklı beyin yapılarına sahip olmalarına rağmen acıyı deneyimledikleri ve ağrıya tepki verdikleri gerçeğini ortaya koymuştur. Bir kanca ağızlarını delerek yırttığında, insanlar tarafından duyulabilir çığlıklar atmıyor olsalar da, kanıtlar onların bu tür işkenceler karşısında psikolojik ve fiziksel acıya maruz kaldığını gösteriyor. Yıllar içinde sürdürülen diğer birçok araştırma, balıkların kovalandıklarında korku duyduklarına ve bunun basit bir refleksin ötesine geçtiğine dair, yakınlarında başka bir balığın çırpınışlarına ya da öldürülmesine şahit olduklarında stres, korku ve kaygı hissettiklerine dair ve aileleriyle özgürce yaşayan deniz canlılarının da diğer tüm hayvanlar gibi sevgi, keyif ve mutluluk gibi duyguları yaşadıklarına dair bilimsel verileri gözler önüne seriyor. Yuvalarından keskin kancalarla koparıldıklarında, devasa ağlar ile süpürüldüklerinde, cam fanuslar içine hapsedildiklerinde, hala hayattayken tezgahlarda dilimlenmek üzere bekletilirken ya da güverte yüzeyinde nefessiz çırpınırken, biliyoruz ki; balıklar tehlike altında hissettikleri her an hayatları için savaşmaktadır. Yaşam hakkı, balıklar ve diğer canlıları kullanmak, öldürmek ve yemekten vazgeçmenin gerekliliğine dikkat çeken en temel sebeptir.

2. Okyanuslar Yok Ediliyor

Balıkçılık endüstrisi dokunduğu her yerden, ardında yıkıcı bir yol bırakarak ayrılmaya devam ediyor. Yeryüzündeki balık popülasyonu tükenmiş durumda ve okyanus ekosistemleri hızla çöküyor. Greenpeace’e göre, var olan çok az balığı yakalamaya çalışan çok fazla tekne var ve insanlar okyanustaki büyük balıkların en az üçte ikisini şimdiden yok etmiş durumda. Okyanuslar ve su yolları, büyük ölçekli balıkçılık operasyonlarıyla kirletiliyor. Devasa gemiler, ardında yıkıntı altında deniz habitatları bırakarak her zamankinden daha fazla balık yakalayabiliyor. Dip trolleri, büyük ağırlıklı balık ağlarını okyanus tabanı boyunca sürükleyerek yollarına çıkan herkesi süpürerek yaşam alanlarından koparıyor. Okyanusta binlerce yıldır var olan mercan ve sünger toplulukları bu sebeple, bir daha asla iyileşmeme ihtimali ile karşı karşıya bırakılarak yok edilmekte. Dev ağların yakalayamadığı ve barınak, korunma, yiyecek gibi faktörler ile yaşamları mercan ve süngerlere bağlı olan balık türleri ise ihtiyaçları olan tüm temel kaynaklardan yoksun bırakılmış durumda. Küresel okyanus hasarının yaklaşık % 95’inin dip trolü faaliyetlerinden kaynaklandığı tahmin edilmekte. Trol ağları her yıl 1,6 milyar hektar okyanus alanının kaybına sebep oluyor, bu rakam dakikada 4316 tane futbol sahası kadar alana tekabül ediyor. Dahası, okyanuslardaki %70’i aşkın derin deniz balığı artık plastik yutarak yaşıyor. Okyanus ve denizlerde yüzen atıkların %50’den fazlası ise sanılanın aksine, okyanuslardaki plastiğin %0,03’ünü oluşturan plastik pipetler değil, balıkçı ağları. Deniz canlılarını korumak için “daha az deniz canlısı yemeyi” önermekten ve okyanus / deniz habitatlarını korumak için plastik pipet kullanmayı bırakmaktan fazlasını yapmamız gerekiyor.

3. Endüstriyel Balıkçılığın Etkileri

Endüstriyel balıkçılar, futbol sahası büyüklüğünde devasa gemiler kullanır ve mümkün olduğunca çok sayıda balık yakalamak için elektronik ekipmanlarla balıkları takip eder. Bu tekneler, ele geçirilen balıkları denizdeyken aylarca saklamalarına izin veren devasa dondurucular içerir. Dip trolü dışında, balıkları yakalamak ve öldürmekte kullanılan bir diğer endüstriyel teknik ise paragat balıkçılığıdır. Uzun ve kancalı misinalar teknelerden suya indirilir ve gece boyunca dışarıda bırakılır. 15-20 metre kadar derine indirilen paragat, bölgede yemek arayan herhangi bir deniz canlısını cezbedecek bir ölüm makinesi olarak suda bekletilir. Balıklar kancalara takıldıktan sonra boğulurlar, kan kaybederler ve saatlerce yaşamları için mücadele ederler. Deniz kuşları, kaplumbağalar ve balinalar gibi “hedeflenmeyen avlar”, balıkçılık endüstrisi için “yararsız” oldukları düşünüldüğünden, öldürüldükten sonra tekrar suya bırakılırlar (bununla ilgili daha fazla bilgi aşağıda). Balıkçılık endüstrisinin kullandığı diğer bir öldürme yöntemi de hayvanları gırgır ağıyla çevrelemedir. Ton balıklarını cezbettiği bilinen bu ağ türü, yıllar içinde tartışmalara yol açmıştır çünkü bu “balık tutma” yöntemi, büyük orkinos sürüleri ile birlikte yüzdükleri bilindiğinden, yunus sürülerini de hedef haline getirmektedir. Bu zalim yöntem ile, kısa sürede yüzlerce ton balığı, morina ve mezgit balığı yakalanır. Ağlarda kapana kısılan balıklar, teknenin güvertesine sürüklendikten sonra, bilinçleri tamamen açıkken solungaçları kesilerek öldürülür. 

4. “Balık Yetiştirme” Havuzlarında Yaşam ve Ölüm

Daha önce balık yetiştirme havuzlarındaki balıkların fotoğraflarını gördüyseniz, bu görüntülerin hafızalardan kolayca silinemeyecek derecede içler acısı bir tutsaklığı resmettiğini bilirsiniz. Yetiştirme havuzlarında balıklar tüm hayatlarını kirli, sıkışık kapalı alanlarda geçirmek zorunda bırakılır. Bu yapay ortamda özgürlüklerinden tamamen uzak birçok balık hastalıklar, parazit enfeksiyonları ve acı verici yaralanmalarla baş etmek zorunda bırakılır. Doğal ortamlarında kilometrelerce derinlikteki sularda özgürce hareket edebilen bu deniz hayvanlarının esir tutulduğu havuzlar onlar için o kadar küçük ve yetersizdir ki, balıklar sürekli olarak birbirlerine ve tank kenarlarına çarpar, bu da yüzgeç hasarına ve başka yaralanmalara sebep olur. Balık çiftçileri kar artışı hedefledikleri için, sahip oldukları alana olabildiğince çok balık doldurmaktadır. Devasa balık çiftliklerinin bir seferde bir milyondan fazla balığı tutsak edebildiği raporlanmıştır, bu sayı dört futbol sahası büyüklüğünde alana tekabül etmektedir ve her bir metrekaresine onlarca balık sığmak zorunda bırakılır. Dünyada bedenleri “yemek” olarak tüketilen tüm balıkların yaklaşık yarısı, bu kara veya okyanus temelli yetiştirme havuzlarında dünyaya geliyor ve öldürülüyor. Animal Equality, balıkların bu havuzlarda iki yıla kadar tutulabileceğini ve sularının genellikle dışkı, böcek ilacı ve parazitlerle dolu zehirli bir alan olduğunu açıklıyor. Yalnızca iki dönümlük bir balık çiftliğinin, nüfusu 10.000 olan bir şehir kadar atık üretebileceği bildiriliyor. Kullanılacak ve tüketilecek birer “ürün” olarak statülendirilmiş deniz hayvanlarının habitatlarının yok edilmesi ile birlikte, “su ürünleri yetiştiriciliği” endüstrisi de hızlı bir şekilde büyümeye devam ediyor.

5. Ağlara Yakalanan Deniz Canlıları

Balıkçılık endüstrisinin tek mağdurları yakalanması hedeflenen deniz canlıları değildir, çünkü neresi olursa olsun balıkçılığın olduğu yerde yan avlanma da vardır. Tüm dünyada habitatlarından koparılarak öldürülen deniz canlılarının %40’ı “hedeflenmeyen av” olarak tanımlanıyor. Deniz kuşları, kaplumbağalar, balinalar, köpek balıkları, foklar ve muturlar dip trolü yapılırken ana hedef olmasalar da ağlara yakalanarak yaralanan, sakatlanan ya da yaşamını yitiren canlı türlerinden yalnızca birkaçı. Her yıl en az 50 milyon köpekbalığı, balıkçı ağlarının “istenmeyen hedefi” olarak yaşamlarını yitirmekte. Ağlar yollarına çıkan herkesi yakalıyor ve istenmeyen kurbanlar suya geri bırakılmak suretiyle, ya yavaş yavaş kan kaybına uğruyor ya da sürü halinde tekne çevresinde bekleyen aç kuşlar tarafından parçalanıyor. PETA, karides trol teknelerinin avlarının yüzde 60 – 80’ini “yan av” olarak tanımlayarak suya geri attığını açıklıyor. Bilim insanlarının araştırmalarına göre; her yıl balıkçılık endüstrisi tarafından 650.000’den fazla deniz memelisinin öldürüldüğü veya ciddi şekilde yaralandığı tahmin ediliyor. Gerçek şu ki yeryüzünde sürdürülen tüm hayvancılık faaliyetleri gibi balıkçılık da, “işe yaramaz” sayılan kurbanlar da dahil olmak üzere, sayısız ölüm ve tarifsiz bir yıkımın sorumlusudur.

Dünyanın dört bir yanında insan dışı hayvanlar üzerinde kurulmuş tahakküme dikkat çekmek ve adaletsizliği ifşa etmek adına örgütlenmiş Animal Save Movement’ın, saniyede binlercesi öldürülen deniz canlılarına yaşatılan haksızlığı gözler önüne sermek için harekete geçen Fish Save grupları, deniz hayvanlarının esir edildiği, öldürüldüğü ve bedenleri üzerinden para kazanılan sömürü alanlarında tanık olma eylemleri düzenleyerek onların susturulmuş çığlıklarını duyulur kılmak için mücadele veriyor.

Siz de Animal Save Movement’a katılmak ve Türkiye’de sürdürülen etkinlik ve eylemlerden haberdar olmak isterseniz, sosyal medya platformlarımıza buradan göz atabilir ya da animalsaveturkey@gmail.com ‘a mail atabilirsiniz. 

Çeviri: Doğa Giray

Yazar: Miriam Porter , Kaynak: thesavemovement.org

Istakozların Yemeğimiz Değil, Arkadaşımız Olması Gerektiğini Gösteren 5 Neden

Istakoz yememek ve onlara sevgi, saygı ve nezaketle davranmamak için kesinlikle beşten fazla neden olsa da, işte size başlamanız için bazı temel noktalar.

Photo by Pixabay on Pexels.com

1. Istakozlar zekidir

Istakozlar vahşi sularda yalnız bırakılırsa 100 yaşına kadar yaşayabilir. İnsanlar gibi kur yapma ritüelleri vardır ve insanlar gibi onlar da yavrularını dokuz ay taşımaktalar. Istakozlar, avcılardan saklanmak için kayalık alanlarda yaşamayı severler ve genellikle okyanus tabanlarını keşfederken bulunabilirler. Diğer ıstakozları tanıyabilir ve hatta geçmiş tanıdıklarını bile hatırlayabilirler. Istakoz üzerinde çalışan araştırmacılar tarafından, zekalarının dünyadaki en zeki omurgasızlardan biri olan ahtapot ile karşılaştırılabileceği belirtilmiştir. Istakozların kıskaçlarında ve bacaklarında yiyecek tanımak ve bulmak için kullandıkları reseptörler vardır. Son derece iyi göremez veya duyamazlar, ancak kabuklarındaki boşluklardan çıkan binlerce küçük kıl sayesinde dokunma duyularını kullanırlar.

2. Istakozlar sosyal yaratıklardır

Yunuslara benzer şekilde, ıstakozlar da sosyal ilişkiler kurar ve karmaşık sinyalleri kullanarak doğal çevrelerini keşfederler. Birçok deniz canlısı gibi, uzun mesafeli yolculuklara bayılırlar ve özgür bırakıldıklarında yılda 100 milden fazla keşfe çıkabilirler. Istakozlar sağlak veya solak olabilir; veya iki ellerini de kullanabilirler. Birbirleriyle olan bağları güçlüdür ve kıskaçlarını kullanarak başka bir ıstakozla elele gezdikleri bile bilinmektedir. Istakozlar, zamansız ölümlerini bekleyen tanklarda satılmak üzere tutulduğunda, çoğu, hapsetme, aşırı kalabalık, yüzme alanı olmaması ve düşük oksijen seviyeleri nedeniyle stresten muzdarip olmaktadır. Diğer ıstakozlarla sosyalleşemez ve kendileri için doğal olan şeyleri yapamazlar. Istakozlar sıcaklık değişimlerine karşı son derece hassastır – bu da onları yiyecek için canlı olarak kaynatma pratiğini düşündüğünüzden daha da korkunç hale getirir.

3. Istakoz canlı canlı kaynatıldığında acı çeker

Canlı canlı kaynatmak, nasıl bakarsanız bakın dayanılmazdır. Aslında bilim insanları, ıstakozların kaynayan su dolu bir tencereye atıldıktan sonra, yanan ölümlerinden kaçmaya çalışırken vücutlarını bir yandan diğer yana kırbaçlarken ölmelerinin 35-45 saniye sürebileceğini keşfettiler. Bu süre içerisinde ise muazzam derecede acı çekmekteler. Dahası, ıstakozların zulme maruz kaldıklarında şoka girme yeteneğine sahip olmadıkları bulunmuştur; bu nedenle acıları uzamaktadır. Istakozları canlı canlı kaynatmak o kadar acımasız ki İsviçre ve Yeni Zelanda gibi bazı ülkeler bu uygulamayı yasakladı. Diğer araştırmalar, ıstakozların sadece acı hissetmediğini, bundan kaçınmayı öğrenip ne zaman olacağını tahmin edebildiklerini göstermiştir. Istakozların bir sinir sistemi vardır ve acı içinde olduklarında adrenalin benzeri hormonlar salgılarlar.

“Istakozlar, benzer durumlarda bizim hissettiğimizden daha fazla acı hissedebilir. Omurgasızları inceleyen zoolog Jaren G. Horsley’e göre, “Istakoz, zarar gördüğünde onu şok durumuna sokan otonom bir sinir sistemine sahip değildir. Muhtemelen kesildiğini hissediyor. … bence ıstakoz kesilerek açıldığı için büyük bir acı çekiyor … [ve] sinir sistemi yok olana kadar “pişirilirken” tüm acıyı hissediyor. ” ~ PETA

4. Istakozlar insanlık dışı bir şekilde öldürülür

Bir ıstakozu öldürmenin insani bir yolu yoktur. Istakozların canlı canlı kaynatılmasının yanı sıra kıskaçları koparılır, kuyrukları göğüs kafesinden ayrılır, başları keskin bıçaklarla açılır, vücutları genellikle birden fazla noktada keskin nesnelerle delinir, boğulur, mikrodalgaya atılır ve akıl almaz işkence biçimlerine dayanmak zorunda kalırlar.

“Maine’deki bir kabuklu mezbahası içinde yapılan PETA araştırması, oradaki ıstakozların başlarının kesildiğini, parçalandığını ve yavaşça ve acı içinde ölmeye bırakıldığını ortaya çıkardı. Video görüntüleri, işçilerin canlı yengeçlerin yüzlerini sivri uçlara çarparak üst kabuklarını kırdığını ve hayvanların organlarını çıkarmak için açıkta kalan etlerini sert, dönen fırçalara bastırdıklarını gösteriyor. ” – PETA

5. Istakozlar daha iyisini hak ediyor

Oğlum Noah beş yaşındayken alışveriş yapıyorduk ve canlı ıstakozlarla dolu bir cam tank gördü. Pençeleri kenetlenip sabitlenmiş ve aşırı kalabalık kirli hapishanelerinde hareket edemiyorlardı. Küçük boncuk gözleri, onları serbest bırakmamız için bize yalvarıyormuş gibi çaresizce geriye baktı. O zamanlar marketlerde ıstakozları tanklarda canlı tutmak oldukça yaygındı. Bir müşteri bir tane satın almak istediğinde, onu arka odada canlı canlı kaynatırlardı. Noah bütün ıstakozları kurtarmak ve ait oldukları denize geri götürmek istedi. Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Ancak Noah, süpermarket müdürüyle konuşmakta ısrar etti ve ona tanklarda satılan ıstakozları görünce ne kadar üzüldüğünü söyledi.

“Lütfen ıstakoz satmayı bırakın,” diye yalvardı Noah.

Sabırlı yönetici bize bunu dikkate alacağını söyledi. Noah ve ben ıstakozların durumunu kontrol etmek için haftalık olarak geri döndük – uzun süre hiçbir şey değişmedi. Eski ıstakozlar, kısır bir sömürü döngüsünde yeni ıstakozlarla değiştirildi. Sonra bir gün alışveriş yapıyorduk ve deniz ürünleri bölümünde ıstakoz tankını göremediğimizi fark ettiğimde gitmek üzereydik. Her yere bakarak birkaç kez geri döndük. Noah onları aramak için dükkânın etrafında koştu. Gitmişlerdi. En sonunda! Bir daha asla canlı ıstakoz satmadılar.

Elbette bir sonraki adım, marketlerin diri ya da ölü ıstakoz ve deniz canlılarının satışını durdurmasıdır. Ancak hayvanlar adına konuşan bir çocuk için bu, sesinin önemli olduğunu ve onun değişimin bir parçası olabileceğini kanıtladı.

Başkaları acı çekerken asla sessiz kalmayın. Istakozlar, tüm canlılar gibi yaşamayı hak eder. Sesi duyulmayanların sesi olmalıyız.

Istanbul Fish Save

Çeviri: Elif Nazlıgül Çınaroğlu

Yazar: Miriam Porter , Kaynak: thesavemovement.org

‘Sağlıklı’ Ve ‘Sürdürülebilir’ Deniz Ürünleriyle İlgili Seaspiracy’nin Çürüttüğü İnanması Güç 6 Mit

Hepimiz reklamlarda beyaz sakallı bir kaptan tarafından dikkatlice yakalanıp hızlı bir şekilde çıtır bir fileto haline getirilmeden önce, temiz bir okyanusta yüzüp duran mutlu balıkları görmüşüzdür. Bu tür görüntüler çocukluğumuzdan beri, deniz mahsülleri endüstrisinin ortaya attığı anlatıya uygun olarak zihnimizde kalıcı bir şekilde kökleşmiştir. Maalesef,  balıklar ve deniz hayatı etik, sağlık ve çevreyi kapsayan gündemden geri kalmış ve bu zihin yanılgısının yakıtı, acınası ‘sürdürülebilirlik’ iddialarının yanı sıra; bir kesinliği bulunmayan ‘sağlığa yararlı’ olduğu konusunda da başarı sağlayan bir endüstri tarafından doldurulmuştur. Balığı ve balıkçılıkçılık meselesini, tabağımıza değil,  masaya yatırma zamanı geldi.

Deniz mamülleri endüstrisini mantıklı bir şekilde yeniden değerlendirerek sükse yapan Saspiracy’nin Netflix’in en popülerler listesinde depar atmasına şahitlik etmek mutluluk vericiydi. Belgesel çevre ve sağlık örgütlerinin vurgulamakta sınıfta kaldığı, görmezden gelinen o aşikar gerçek konusunda sessizliği bozarak; sonunda, okyanuslarımızın eşi benzeri görülmemiş tahribatının yanısıra deniz canlılarını yemenin sağlığımız üzerindeki etkisi dahilinde ihtiyaç duyulan o hareketi başlattı.

Öyleyse Seaspiracy’i izledikten sonra  hangi inanılması güç mitleri denizin dibine batırdım?  İşte o 6 mit:

Photo by Harrison Haines on Pexels.com

1.Balık olmadan Omega 3 yada diğer esansiyel yağ asitlerini alamayız. 

Günümüzde Omega 3 e değinmeden balık hakkında konuşulamıyor. Tıpkı ‘et=protein’ ve ‘süt=kalsiyum’ yanılgısı gibi ‘balık=omega 3’ masalını dinlemekten de yorulduk. 

Omega 3 yağ asitleri aslında balıklar tarafından değil de balıkların yediği algler tarafından üretilen; kalbin, beynin ve sinir sisteminin sağlıklı bir şekilde işleyişi de dahil olmak üzere sağlığımız için temel bir bileşendir. Omega 3 zengini algleri yedikleri ve etleri de Omega 3 stoklarını biriktirdiği için balıklar, teknik olarak sadece aracı durumundadır. Bu temel yağ asitleri direkt olarak bitkileri yiyerek yada çiya tohumu, öğütülmüş keten tohumu, keten yağı, kanola yağı, ceviz, soya fasulyesi ve yeşil yapraklı sebzelerden alınabilir.

Birçok insan balığı ve balık yağını sağlıklı bir kalp fonksiyonuyla ilişkilendirmesine rağmen, genellikle faydasından çok zararı vardır. Birçok altın standart incelemesinde, balıklardan alınanın aksine, bitkilerden alınan esansiyel yağ asitlerinin beklenmeyen kardiyovasküler bir olay yada anormal kalp ritmi riskini azaltabileceği ve balık yağından alınan EPA ve DHA ‘nın kalp sağlığı üzerinde çok az veya hiç olumlu etkisi olmadığı görülmüştür. 2018 yılında British Journal of Nutrition’da yayınlanan bir araştırma, bitki bazlı kaynaklardan elde edilen esansiyel yağ asitlerinin kalp hastalıkları riskinin azalması ile bağlantılı olduğunu buldu.

2.Balıklar tehlikesiz düzeyde toksinler içerir.

Okyanusların, çeşitli endüstriyel akış kaynakları, tarımsal girdiler ve diğer toksinler ile giderek daha fazla kirlenmesiyle balıklar aslında polüsyon ve mikro plastikten meydana gelen bir çorbada yüzüyor, yaşıyor ve besleniyor. Yaygın insan kaynaklı kirleticiler arasında agro kimyasallar, zirai tarımdan elde edilen gübreler, temizleyiciler, endüstriyel kimyasallar, poliklorlu bifeniller (PCB’ler) , zehirli aromatikler, cıva ve kanalizasyon pisliği bulunuyor. Leziz!

Sorun, balıkların birbirlerini yemesi ile şiddetlenir, büyük balık küçük balığı yer ve bu döngü bu şekilde devam eder. Bu da, atıkların besin zinciri boyunca birikmesi anlamına gelen ve en nihayetinde de zincirin en tepesinde bulunan balıkta yoğunlaşmış olan biyoakümülasyon (biyolojik birikim) dediğimiz etkiyi yaratır ve bu zincirin tepesindeki balık genellikle insanlar tarafından yenir.

ABD’li tüketiciler üzerinde yapılan yakın tarihli bir çalışma, maruz kalınan metil cıvanın (genellikle endüstriyel kirlilik nedeniyle çevrede bulunan bir tür cıva) %82’sinin doğrudan deniz ürünleri yemekten kaynaklandığını ortaya koydu. Yapılan ikinci bir çalışma ise bu seviyelerin yükselişte olduğunu göstermektedir. İster okyanusta yakalanmış olsun ister çiftlikte yetiştirilmiş olsun balıklarda cıva yaygın olarak bulunur ve bağışıklık, sinir ve enzim sistemlerine zarar verebilir. Aynı zamanda ciddi bir nörotoksin olarak ortaya çıkabilir.

Cıva zehirlenmesi özellikle rahimdeki bebeğin gelişimini etkiler ve potansiyel olarak beyne ve sinir sistemine zarar verebilir. Daha sonrasında bu; hafıza, dikkat, motor beceriler, dil ve görsel uzamsal becerilerle ilgili sorunlar gibi bulgulara neden olabilir.Yetişkinlerde, cıvaya tekrar tekrar maruz kalmanın felç, tutarsız konuşma, bilinçte bulanıklık, sinir ve bağışıklık sistemlerinde hasar, böbrek hasarı, titreme, uykusuzluk, hem sinirleri hem kasları etkileyen etmenler ve motor işlev bozukluğuna neden olduğu gösterilmiştir. Bazı vakalarda, aşırı maruz kalma ölümcül olmuştur.

Poliklorlu bifeniller (PCBler) de balık, süt ve et gibi yağlı gıdalarda bulunan büyük bir endişe kaynağıdır. Şu anda yasaklanmış olsa da, PCB’ler çevrede bulunmaya ve ekosistemlerimizi kirletmeye devam ediyor. PCBler; kalp hastalığının ilerlemesi, kanser ve kısırlık ile bağlantılıdır ve gelişmekte olan fetüse zarar verir. Hala yeterli gelmediyse, balıklarda yaygın olarak bulunan zehirli aromatikler, üreme sorunlarına, bağışıklık sistemi hasarına, hormonal bozukluğa ve kansere neden olan ek bir endişe kaynağıdır. Kesinlikle iştahı kabartan malzemelerin bir listesi değil.

3.Okyanuslar mikroplastiklerle dolu olsa da balık ve diğer deniz hayvanları hala yemek için güvenlidir.

Okyanusların metreküp başına 8.3 milyon mikroplastik parçası barındırabileceğini bilmek tedirgin edici. Bilim adamları 114 su türünde mikroplastiğe rastladı. Bunların yarısından fazlası insanlar tarafından tüketiliyor. Diğer araştırmalar, plastik parçacıkların vücuttaki tüm organlar arasında yer değiştirme(translokasyon) yapabileceğini gösterdi. Başka bir çalışma plastiğin balıkların karaciğerlerine bile ulaştığını ortaya koydu. Diğer çalışmalar, sadece bir porsiyon deniz mamülünde ve bazı konserve balıklarda 90 kadar mikroplastik bulunduğunu ortaya çıkardı. Deniz Biyoloğu Sedat Gündoğdu, ‘denizden elde edilen bütün yiyeceklerin plastik ile kirlendiğini’ vurgulamıştır.

Seaspiracy’nin işaret ettiği gibi, plastik; pigmentler, su geçirmez,  ateş yavaşlatıcı ve ‘ftalatlar’ da dahil olmak üzere yemeğinizin yakınında istemeyeceğiniz , ve hatta yemeğinizin içinde hiç istemeyeceğiniz türlü türlü iğrenç katkı maddeleri içerir. İnsan vücudu bu mikroplastiklerin bir kısmını ortadan kaldırıp, vücuttan atabilecek beceriye sahipken, bu maddelerin insan sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili ön araştırmalar, vücutta iltihaplanmaya, bağırsakta bozulmaya ve kalıcı kimyasal katkı maddelerine sürekli maruz kalmaya neden olabileceğini göstermektedir. Genel olarak, herhangi bir miktarda küçük bir plastik parçacığı yemenin güvenli olup olmadığı  — nispeten yeni bir fenomen — büyük ölçüde araştırılmamıştır, ancak bazı kimyasal katkı maddeleri ile bağlantılı sağlık sorunları uzun süredir bilinmektedir. Mikroplastiklerdeki kimyasalların bazıları hormon fonksiyonlarına engel olurken, diğerleri ya kansere sebep olduğu bilinen  kanserojenlerdir yada doğum kusurlarıyla güçlü bağlantılara sahiptir.

4. Çiftlik balıkları, yemek için daha güvenli ve sağlıklıdır.

Şimdilerde okyanus denilen zehirli mikroplastik çorbasından kaçınmak için çiftlik balıkçılığına yönelinmesi son derece anlaşılır ancak çözümden çok uzak.Çiftlik balıkları,yine okyanuslardan gelen, büyük ölçüde öğütülmüş konsantre balıklardan oluşturulan balık unuyla besleniyor. Ve tüm kimyasal toksinler bir yana onlar da tahmin ettiğiniz gibi mikroplastikle dolu. Son yapılan bir çalışma çiftliklerden gelen ticari balıkların yüksek seviyede insan besin zincirinde de kendine yer bulan mikroplastikler içerdiğini ortaya koydu. Öldürülüp çiftliklerdeki balıklar için yem olarak kullanılan balıklar daha yoğun mikroplastik barındırma eğiliminde. Bu, çoğu öldürülüp, işlem görerek çiftlikler için konsantre yem haline getirilen vahşi balıkların %60’ının organlarında şok edici şekilde mikroplastiğe rastlandığını gösteren bir çalışma tarafından onaylandı.Bu çalışma 24 farklı ülkenin okyanuslarından yakalanan 198 tür üzerinde yapıldı.

Ayrıca çiftlik balıkları hastalıkları, toksinleri, katkı maddelerini taşıdıkları için kötü bir şöhrete sahiptirler ve sıkışık koşullarda hayatta kalabilmek adına ihtiyaçları olan yüksek seviyelerde antibiyotiği vücutlarında barındırırlar. Örneğin; yaban hayattaki somonları ve çiftlik somonlarını karşılaştıran bir çalışma, çiftlik balıklarının toksik PCB’ler ve klorlu pestisitler de dahil olmak üzere istikrarlı bir şekilde daha yüksek kirletici seviyelere sahip olduğunu kanıtladı.

Bazı İskoç somon çiftliklerinde yapılan araştırmalar -Saspiracy’nin vurguladığı gibi- anemi, bit istilası, bulaşıcı hastalıklar, klamidya ve kalp hastalığından ölen balıklar olduğunu gösterdi. Katkı maddelerinin de yaygın olarak kullanıldığı tespit edildi; somonlar doğal olarak gri renktedir ve bu da çiftçinin balığı renklendirilmiş katkı maddesiyle beslenmeden hemen önce renk skalasından pembe rengi seçmesine yol açmaktadır.

5. Balık yemek karada yaşayan hayvanları yemekten iyi bir alternatif çünkü onlar ‘acıyı hissetmiyor’

AB Komisyonundaki bilimsel bir panel, balıkların acıyı hissettiği ve korkuyu deneyimlediğine hükmetti. Tıpkı diğer deniz canlılarında olduğu gibi, mesela balinalar ve yunuslar gibi, balıkların da bir sosyal hayatı, aileleri ve arkadaşları var. Ayrıca yiyecek aramak için diğerleriyle sıklıkla takım oluşturabiliyorlar. Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Donald Broom balıkların, suyun altında oldukları için kara memelilerine göre duyumsal farklılıklara sahip olduğunu ancak acı reseptörlerinin, nöral ağlarının ve acı verici uyaranlara karşı elektrofizyolojik tepkilerinin varlığına  işaret ediyor. Aslında, araştırmalar devamlı olarak, birçok balık türünün fizyolojisinin, nörobiyolojisinin ve beyin aktivitesinin, diğer hayvanlar gibi, yaralanma veya acı verici olayların bir sonucu olarak ağrı kesiciler üretme kabiliyeti ile memelilerle doğrudan karşılaştırılabilir olduğunu göstermiştir.

Hala derinlemesine araştırılmamış olsa da, balıklar, tekne güvertelerine sürüklenirken ve milyarlarcası boğulurken ağrıyı, korkuyu ve acıyı hissetme konusunda kanıtlanmış bir yeteneğe sahip canlı varlıklardır. Acıdan kaçınmanın en iyi yolu,  en basit şekliyle, tüm canlıları tabağınızdan çıkarmaktır.

6. Balık yemek sürdürülebilirdir.

Seaspiracy bu miti ilk ve son kez denizin dibine batırarak harika bir iş çıkardı.Balık türleri okyanuslarımızda hızla tükenmekte ve bir tür olarak varlığımızın devamlılığını doğrudan etkileyen büyük ekolojik dengesizlikleri ortaya çıkarmaktadır. Tahminler, mevcut balıkçılık uygulamalarının devam etmesi durumunda, 2048 yılına kadar boş bir okyanusa sahip olabileceğimizi ve birçok balık popülasyonunun zaten çöküşün eşiğinde olduğunu göstermektedir.

Balık yemek sürdürülebilirlikten çok uzaktadır. Endüstriyel balıkçılıkta kullanılan trol ağları son derece yıkıcı etkilere sahiptir. Deniz bitkilerini söküp atarak ve okyanusun dibindeki tortuyu çalkalayarak depolanmış karbonun tekrar atmosfere salınmasına sebebiyet vererek küresel ‘aşırı ısınmanın’ tırmanmasına neden olur. Yiyecek bulmak için mücadele eden ya da balık ağlarında ‘kazara’ öldürülen balinalar, yunuslar ve liman yunusları gibi, besin zincirindeki büyük deniz memelilerinin kaybı okyanus ekosistemlerine zarar vermeye devam ediyor ve hatta insan türünün hayatta kalması için gerekli hassas kimyasal döngüleri değiştiriyor. Seaspiracy büyük ölçekli bir çözülmenin ve  vahşi yaşamı katletmenin asla sürdürülebilir olamayacağını işaret ettiğinde haklıydı. Plastik kirliliği de balıkçılık endüstrisinin her yıl 640.000 ton balıkçı ağını, oltayı ve kabı denize dökmesiyle öne çıkan bir problem olmaya devam ediyor.

Çiftlik balıklarına dönersek aynı korkunç manzarayla karşılaşıyoruz.Bu balıkları beslemek için ihtiyaç duyulan yem miktarının yanı sıra, çiftlikler genellikle hastalık doludur, büyük atıklar ortaya çıkarır ve plastik kirliliğine katkıda bulunur. Seaspiracy tarafından verilen bir örnekte İskoç somon endüstrisi , İskoçya’nın bütün nüfusuna eşdeğer organik atık çıkarmaktadır.

Sağlık ve çevre bilincine sahip birçok insan, zulümden kaçmak için sağlık sebebiyle ve çevreye olan etkilerinden dolayı kara hayvanları yemek yerine balıklara dönüş yapıyor.Ancak Seaspiracy eğer bize birşey öğrettiyse o da şu ki, deniz mamülleri sağlıklı ve sürdürülebilir olmaktan çok uzakta. Bazı topluluklar çok az seçenekleri bulunması sebebiyle,besin kaynağı olarak deniz canlılarına bel bağlamış durumdalar ancak bizim büyük çoğunluğumuz buna mecbur değil. Çevresel yıkımı ve sağlığımız üzerindeki endişe uyandırıcı etkileri öğrendiğimiz şu an, hayvanlar, gezegen ve kendi sağlığımız için balıkları tabaklarımızdan çıkarmanın tam da zamanı. 

İstanbul Fish Save

Çeviri: Nesibe Bengisu Demirkol 

Yazar: Natasha Maria , Kaynak: thesavemovement.org