Etik öğretilebilir mi?

Bir felsefe dersi almak veya daha spesifik olmak gerekirse, uygulamalı etik felsefesi dersi almak öğrencileri daha etik davranmaya itebilir mi?

Uygulamalı etik öğretmenlerinin bu soruya sebebi ortada olan bir ilgileri vardır. Ancak bu sorunun cevabı aynı zamanda uygulamalı etik dersi almayı düşünen öğrencileri de ilgilendirmektedir. Ne var ki sorunun çok daha geniş felsefi bir önemi de vardır, çünkü cevap, etik yargılarımızı şekillendirme ve ne yaptığımıza karar verme konusunda aklın oynadığı rolün ne olduğu gibi zamanın başından beri sorulan ve temel bir soruya ışık tutabilir.

Plato, “Phaedrus” isimli eserinde, iki at tarafından çekilen bir araba metaforunu kullanır; biri rasyonel ve ahlaki dürtüleri temsil eder, diğeri de irrasyonel tutku ve arzuları. Sürücünün rolü bu iki atın bir takım olarak çalışmasını sağlamaktır. Plato, ruhun tutkularımız ve mantığımızın bir birleşimi olması gerektiğini düşünür, ancak aynı zamanda ahengin mantığın üstünlüğü altında mümkün olacağını netleştirir.

18. yüzyılda David Hume, mantık ve tutku arasında var olduğu resmedilen bu mücadele imgesinin yanıltıcı olduğunu öne sürmüştür. Ona göre mantık, kendi başına iradeyi etkileyememektedir. Onun ünlü sözleriyle mantık, “tutkuların kölesidir.”

Hume’un kullandığı anlamıyla “tutkular” bizim bugün anladığımızdan daha geniş bir anlam içermektedir. Onun tutku olarak nitelendirdiği şeylerin arasında, başkalarına karşı duyduğumuz hisler ve sempati, kendi uzun vadeli çıkarlarımıza dair duyduğumuz kaygılar da vardır. Hume’un görüşüne göre, diğer filozofların mantık ve duygu arasındaki çatışma olarak yorumladığı şey aslında bu “sakin tutkular” ve daha şiddetli ve çoğu zaman ihtiyatsız tutkularımız arasındaki çatışmadır.

Günümüz psikolojisinde artık Hume’un mantık bakışı gibi bir bakış etkilidir. “Mutluluk Hipotezi” (The Happiness Hypothesis) ve “Erdemli Akıl” (The Righteous Mind) eserlerinin yazarı Jonathan Haidt, etikte sosyal sezgici perspektif olarak adlandırdığı şeyi açıklamak için, Plato’nunkini andıran, artık Hume’un bakışını destekleyen bir metafor kullanır: “Akıl ikiye bölünmüştür, aynı bir fili sürmeye çalışan bir binici gibi,” der “Erdemli Akıl” eserinin ilk sayfasında, “ve binicinin işi file hizmet etmektir.” Haidt’in metaforundaki binici, başta bilinçli mantık yürütme olmak üzere, kontrolümüz altında olan zihinsel süreçlerdir. Fil de, duygular ve sezgiler gibi, zihinsel süreçlerimizin diğer yüzde doksan dokuzluk kısmını oluşturan diğer kısmını ifade eder.

Haidt’in araştırması onu ahlaki muhakemeyi, çoğunlukla kendi otomatik ve sezgisel tepkilerimizin post hoc[1]  bir rasyonelleştirilmesi olarak görmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, “Böylece etik davranışı teşvik etme konusunda, sınıfta direkt öğretmek gibi doğrudan yaklaşımlara karşı daha şüpheci oldum. Öğrencilerimizin kafasında ahlaki bilgiyi yerleştirip, sınıftan çıktıkları gibi o bilgiyi uygulamaya başlamalarını bekleyemeyiz” diye yazmıştır.

“Erdemli Akıl”da Haidt görüşlerine, Riverside, Kaliforniya Üniversitesi’nden Eric Schwitzgebel ve Stetson Üniversitesi’nden Joshua Rust gibi filozofların araştırmalarından destek bulmuştur. Schwitzgebel ve Rust, bir dizi etik meselede etikte uzmanlaşmış felsefe profesörlerinin başka alanlarda çalışan felsefe profesörlerinden daha iyi davranmadığını ve felsefe bile çalışmayan profesörlerden daha etik olmadıklarını göstermişlerdir. Eğer etik çalışan profesörler bile başka alanlarda uzmanlaşmış akranlarından daha etik değillerse, bu etik muhakemenin insanları daha etik davranmaya itmekte güçsüz olduğu sonucunu desteklemez mi?

Belki. Yine de, kanıtlara rağmen, ben tam olarak ikna olmuş değilim. Uygulamalı etik derslerimin en azından bazı öğrencilerimin hayatlarını son derece temel noktalardan değiştirdiğine dair birçok anlatısal kanıta sahibim. Bazıları vejetaryen veya vegan oldular. Diğerleri düşük gelir ülkelerindeki sefalet sınırındaki insanlara yardım etme amacıyla bağışlarda bulunmaya başladılar ve birkaçı dünyayı daha iyi bir yer yapma amacıyla kariyer planlarını değiştirdiler.

İki yıl önce, Schwitzgebel bana et yemenin etiği üzerine bir dersin öğrencilerin ne yediğini değiştirip değiştiremeyeceğini, daha önce yapıldığından çok daha titiz bir biçimde test etme fırsatı sundu. Kansas Üniversitesi’nde bir felsefe profesörü olan Drad Cokelet’le birlikte, Riverside, Kaliforniya Üniversitesi’nde 1,143 öğrenciyi kapsayan bir çalışma yürüttük. Öğrencilerin yarısından vejetaryenliği savunan felsefi bir makale okumaları, sonrasında et yemekten kaçınmayı savunan bir video izleme seçeneğiyle bir grup tartışması yapmaları beklendi. Diğer yarısı kontrol grubuydu. Onlara da sefalet içinde yaşayan insanlara yardım etme amacıyla bağış yapma üzerine benzer materyaller sunuldu.

İki gruptaki öğrencilerin bu derslerden önceki ve sonraki yemek alışverişlerinin ne olduğunu öğrenmek amacıyla kampüs yemek kartlarındaki bilgileri kullandık. 476 öğrencinin yaklaşık 6,000 yemek alışverişiyle ilgili veri topladık. Alışverişler et yemenin etiği hakkında okuma ve tartışma yapan veya yapmayan öğrenciler olarak saptandı, ancak elimizdeki veriler, herhangi bir öğrencinin ismine ulaşamayacağımız şekilde anonim hale getirildi.

Sonuçlara göre, et yemenin etiğiyle ilgili grupta bulunan öğrencilerin et alımında %52’den %42’ye düşüş vardı ve bu düşüş ders bitiminden sonra birkaç hafta boyunca sürdürüldü. Bağış grubunda et alımına dair bir değişim yoktu ve bu öğrencilerin daha fazla bağış yapıp yapmadığını öğrenmemizin bir yolu da yoktu.

Sonuçlarımız bu noktada henüz birincil sonuçlardır ve henüz hakem değerlendirmesinden geçmemiştir. Şu anda öğrencilerin duygularına mantıklarından daha çok seslenme ihtimali olan video izlemenin önemi üzerine daha fazla veri arıyoruz. Yine de, bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, öğrenci davranışları üzerinde üniversite seviyesinde felsefe derslerinin etkisi hakkında laboratuvar şartlarında değil de gerçek dünyada gerçekleştirilen ilk kontrolü çalışmadır. Et yemedeki azalma dramatik değildir, ancak yine de istatiksel olarak kayda değerdir ve bazı bağlamlarda derslerde etik muhakemenin davranış değiştirebildiğine işaret etmektedir.

Peter Singer, Princeton Üniversitesi’nde Bioetik profesörü olmasının yanı sıra, Melbourne Üniversitesi’nde Tarih ve Felsefe Çalışmaları Okulu’nda ödül kazanmış bir profesördür ve Kurtarabileceğiniz Hayat isimli kâr amacı gütmeyen organizasyonun kurucusudur.  Kitapları arasında “Uygulamalı Etik”, “Yaşamı ve Ölümü Tekrar Düşünmek”, “Yapabileceğiniz En Çok İyilik”, “Kıtlık, Bolluk, ve Ahlak”, “Şimdi Bir Dünya, Gerçek Dünyada Etik” ve Katarzyna de Lazari-Radek ile birlikte yazdığı “Faydacılık: Çok Kısa Bir Giriş” bulunmaktadır. 2013’te Gottlieb Duttweiler Enstitüsü tarafından “günümüzün en etkili düşünürü” seçilmiştir.

Project Syndicate, 2019. www.project-syndicate.org


1 A şeyinin, B şeyinden önce gelmesi sebebiyle, A’nın B’ye sebep olduğunu düşünmek.

Türkçeleştiren: Ece Alpaslan

Ekran kararırken…

“Yalnızca gezegeni değil insanlığın sağlığını ve varlığını tehdit eden bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Üstelik halk bu tehdidin boyutlarından bihaber”

Ellen V. Futter, Doğa Tarihi Müzesi Başkanı

Ne yazık ki dünyada hayvanların yaşamlarına devam etmek için geri dönebilecekleri habitat pek kalmadı. Türlerin neslinin ve habitatlarının son hızla yok olduğu bir çağdayız. Açgözlülük ve şiddetin kan isteyen saldırılarıyla hayvanlara ait bölgeler her gün biraz daha küçülürken hayvanlar avlanıyor ve yok ediliyor. Çeşitleme ve bereketli bir biyoçeşitlilik sayesinde ilerleyen “evrim” duraksadı ve canlı türlerinin homojenleşmesine ve basitleşmesine doğru dönüş yaptı. Buna küresel ısınmayı ve ozon tabakasının incelmesini eklediğimizde dünyanın 4.6 milyar yıl önceki oluşumundan bu yana en büyük kriz dönemini yaşadığı açıkça görülüyor. Doğanın korunmasıyla ilgilenen biyologlar birkaç on yıl içinde mevcut hayvan türlerinin üçte birinin neslinin tükeneceğini tahmin ediyorlar.

Hayvanat bahçeleri varlıklarını devam ettirmek için bu krizi suiistimal ediyor. Hâlbuki seçim, hayvanat bahçeleri ve kitlesel yok oluş arasında değil; sığınaklar ve habitatların korunması arasında. Tenesse, Hohenwald’daki Fil Sığınağı; California, Acton’daki Shambala Doğal Yaşamı Koruma Alanı; Washigton, Lynwood’daki PAWS Sığınağı gibi yerler hayvanlar için en iyi koşulları sunuyor.

En iyi hayvanat bahçesi bile, habitatların ve ekosistemlerin büyük bir hızla tahrip edilmesinden kaynaklanan bu büyük sorunu gidermektense geçici çözümler sunabiliyor. Kar amacı gütmeyen sığınaklar, hayvanat bahçelerinden farklı olarak, hayvanların karmaşık fiziksel, psikolojik ve sosyal gereksinimlerini karşılayabiliyor. Yani hayvanları yapay ortamlarda korumak istiyorsak standart hayvanat bahçelerinden çok daha iyisini sağlamamız gerekiyor. Fakat sığınaklar da bu kitlesel yok oluşu tamamen durduramazlar; yalnızca gidişatı yavaşlatan özel amaçlı ve geçici önlemlerdir.


Günümüzde hayvan DNA’larının onlara uygun habitatlar oluştuğunda klonlamak üzere sıvı nitrojende dondurulduğu soğuk hayvanat bahçeleri var. Hayvanlar ekolojik koridorlarla birbirine bağlanmış habitatlar olmadan varlıklarını sürdüremezler. Habitatların yeniden oluşması ise riskli bir ihtimaldir. Tutsak hayvanların çiftleştirilmesiyle, tüp bebek yöntemiyle ve klonlamayla üretilen ve yapay ortamlarda yaşayan hayvanlar, ekolojik koridorlarla birbirine bağlanmış habitatlar olmadan varlıklarını sürdüremezler. Habitatların yeniden oluşması ise riskli bir ihtimaldir. Tutsak hayvanların çiftleştirilmesiyle, tüp bebek yöntemiyle ve klonlamayla üretilen ve yapay ortamlarda yaşayan tekno hayvanlar hayvanat bahçesi sakinidir ve o hayvan gibi görünseler de doğal davranışlar sergilemezler. Bu açıdan hapishanelerde tecrit altında klonlanan “insanlar” ne kadar “insan” sayılırsa, onlar da o kadar “hayvan” sayılır.

Bu aşamada bir hayvan türünü koruma çabası oldukça kısıtlı kalacaktır. Şu anda hayatta olan bazı hayvanların nesli pratikte çoktan tükenmiştir. Gerçek habitatları buldozerlerle yerle bir edilmiş ve esaret altında yaşayan bu hayvanlar kendilerinin simulakrumundan* ibarettir. Jamieson şöyle sorar: “ Birkaç bedbaht dağ gorilini bir hayvanat bahçesine hapsetmek bu türün neslinin tükenmesine izin vermekten daha mı iyi? Bunu yaparak hayvanları sadece genlerini aktaran vasıtalar olarak kullanmıyor muyuz? Genetik materyal hayvanın kendisi pahasına muhafaza edilmeli mi? Eğer hakikaten dağ gorillerinin yalnızca hayvanat bahçelerinde yaşayabileceği bir dünyaya doğru gidiyorsak kendimize şunu sormalıyız; onları kendi tasarımımız olan yapay ortamlarda yaşatmak mı daha iyi, yoksa hiç doğmamaları mı?” İnsanla akraba olma sürecindeki çok sayıda hayvan hala hayatta ama bunu sadece solunum cihazları sayesinde yapabiliyorlar.

Bu krizi tersine çevirmek için birçok cephede radikal değişiklikler yapmak gerekir. Her şeyden önce dünya nüfusunu önemli ölçüde düşürmeliyiz. El değmemiş doğadan mümkün mertebe uzaklaşmalıyız. Habitatları yeniden oluşturmalı ve ekosistemleri endemik türlerle yeniden doldurmalıyız. Tüketicinin doymak bilmez açlığını söndürmeli ve daha basit bir yaşam tarzına dönmeliyiz. İnsanlık et bazlı beslenmeden bitki bazlı beslenme şekline geçmeli ve bu sayede toprak, kaynak ve enerjiden tasarruf etmelidir. Habitatlarını işgal eden şirketler yerine hayvanların haklarını koruyan acımasız bir Nesli Tükenen Türler Yasası oluşturmalıyız. Avlanma yasaklarına riayet etmeyenlere merhamet göstermemeli ve tüm hayvansal ürünlerin ticaretini engellemeliyiz.

İnsanların sadece kendilerinin çözebileceği bir problem yarattığı çok açık. Binyıllar boyunca biriktirdiğimiz yıkıcı enerji kadar yapıcı enerjiye ihtiyacımız var. İnsanlık, küresel ölçekte değişiklik yaratmaya başladıkça evrimi düzeltmenin sorumluluğunu üstlenerek gezegenin çobanı haline gelecek. Bu, dünyayı ve kıymetli biyoçeşitliliğini bizzat iyileştirmemiz ve etkili çiftleştirme ve geri kazandırma programları oluşturmamız gerektiği anlamına gelir.

Sanal gerçeklik ve kitle medyasından; yapay zekâ, robotik, genetik mühendisliği ve insanların cyborglara dönüşmesine varıncaya dek bir zamanlar vahşi ve teknolojiden uzak olan her şey yok oluyor. Doğal dünya dönüşüyor, şekillendiriliyor ve teknolojik sistemlerle birleştiriliyor. Avcı ve toplayıcıların çağını özlememize de teknolojik bir dünyanın her açıdan kötü olacağını düşünmemize de gerek yok. Fakat türlerin neslinin tükenme hızı tehlike çanlarını çalacak raddeye ulaştı ve bu türlerden hayatta kalanlar yalnızca kırıntılar ve simulakra.

Dr. Steven Best – “Hayvanat Bahçeleri Ve Doğanın Sonu” SUB yay.2017 syf27.32

*simulakrum: doğadaki cansız maddelerim kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim almasına ve bu tür oluşumlara verilen addır. Felsefede ise Jean Baudrillard görüşüne göre orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını anlatan bir terimdir.

Dezenformasyon okulu

“Hayvanat bahçelerindeki esarete karşı çıkmamın sebebi çok basit. Hayvanları tamamen doğalarına aykırı, onları sakatlayan, iğrenç koşullarda yaşatıyoruz. Ne güzelliklerini ne güçlerini ne de zekalarını görebiliyoruz. Hapsolmuş ve ürkmüş bir vaziyette, sürekli aynı rutin ve akut sıkıcılığın getirdiği tehlikeli hareketleri yaparken gerçek hallerinin karikatürleri gibiler.”

-Euan C. Young, Zooloji Profesörü, Auckland University, Yeni Zelanda

Hayvanlara eziyet ve hayvan hakları konusunda gittikçe artan farkındalık sayesinde, hayvanat bahçeleri varlıklarını haklı çıkarmak üzere bahaneler uydurmak zorunda kalırlar. Açık kalmaya devam etmek için üç ana argüman ileri sürerler: Hayvanat bahçeleri, birçok insanın zürafa, aslan ve fil gibi hayvanları görmek için tek şansıdır; halkı hayvanlar konusunda eğiterek hayvanlara daha çok saygı gösterilmesini sağlarlar; nesli tükenmekte olan türleri eğitip barındırarak hayvan soylarını koruma görevi gösterirler.

İlk argüman, insanın röntgen zevkinin ve merakının hayvanın hayatını doğal habitatında rahatsız edilmeden yaşama hakkından üstün olduğunu varsayar. Eğlenceden usanmış insanların anlık zevki, tüm yaşamını esaret altında geçiren hayvanların -ki bu süre şempanze ve fillerde on yıllarla ölçülebilir- çektiği acıyı asla mazur gösteremez.

İkinci iddia, ziyaretçilerin gördüğü hayvan davranışlarının gerçek, doğru ve doğal olduğunu varsayar. Hâlbuki hayvanat bahçesi ortamının yapaylığı, hayvanların tüm yaşamsal süreçlerini değiştirmektedir. Daha da önemlisi, ziyaretçiler gördükleri hayvanlarla ilgili kendilerine verilen bilgilere çok az dikkat etmektedir. Araştırmalar -ve kişisel gözlemlerimiz- ziyaretçilerin hayvanların ismi, beslenmeleri ve doğal ortamlarıyla ilgili bilgi veren tabelaları nadiren okuduğunu gösterir. İnsanların tabelaları okuyacağı, okuduklarını düşüneceği ve kavramsallaştıracağı kanısı; bu tüketim ve eğlence kültürü için oldukça temelsiz bir beklentidir. Özellikle çocuklar yazan azıcık bilgiyi okuyamayacak kadar coşkuludur. Bir kafesten diğerine çığlık çığlığa ve tıka basa Coca-Cola, Ritalin ve bilgisayar oyunlarıyla dolu bir şekilde koşuşturup dururlar. Araştırmalar; hayvanat bahçesi ziyaretçilerinin hayvanlar hakkında çok az bilgi, çok fazla tipik ön yargıya sahip olduğunu ve bir hayvanın “şirin” veya “komik” olması gibi son derece derin yorumlar yaptığını ortaya koyar. Bu iki yönlü bir problemdir. Hayvanat bahçelerine gidenler normalde eğitim değil eğlence peşindedir; hayvanat bahçeleri ise halkı eğitmek için ciddi bir kaygı gütmemektedir. Discovery Channel gibi medya organlarından veya hayvanların doğal ortamından kameralar aracılığıyla canlı yayın yapan “sanal hayvanat bahçelerinden” hayvan davranışlarıyla ilgili çok daha fazla şey öğrenebiliriz.

Kısa bir süre önce El Paso Hayvanat Bahçesi’ni ziyaret ettiğimde bir çocuğun “Şu hayvan gerçek mi?” diye bağırdığını duydum. Ebeveynler gülüştü, ama çocuk bilmeden de olsa çok anlamlı bir soru sormuştu. Çünkü ziyaretçilerin gördüğü; mutsuz, yalnız, yaralı ve üzgün hayvanların kısıtlanmış, çarpık, engellenmiş hareketleriydi. Aslında gördüklerimiz kaplanlar, filler ve şempanzeler değil; onlara yapılanlar. Hayvanı sosyal bir yapı olarak görüyoruz. Sonuç olarak hantal hantal yürüyen fil yalnızca birinin kafasındaki fikir değildir; insanların fil kavramı, az çok aydın ve bilimsel olarak doğru kültürel perspektiflerin prizması/prangası aracılığıyla oluşturulmuştur. İzleyiciler hayvanları doğrudan gördüklerini zanneder, ancak aslında onları tarihin şekillendirdiği paradigmaların ve hayvanat bahçesinin zararlı etkilerinin arkasından görürler.

İnsan doğasını, akıl hastaneleri veya hapishanelere kapatılanlara bakarak ele almak mümkündür. Hayvanlar da insanlar gibi hapsedilmenin ve tecridin psikolojik etkilerini hisseder. Onların durumuna psikoz yerine “zookoz” denir. Vahşi doğadaki ailelerinden ayrılmış, özgürce hareket edemeyen, sosyal hayatı kısıtlanmış, bütün ihtiyaç ve güdüleri engellenmiş ve gelişmiş beyinlere sahip bu canlılar belki de birçok psikolojik sorundan mustariptir. Bu sorunlar; volta atmak, kafa sallamak, ileri geri sallanmak, daireler çizmek, devamlı yalanmak, parmaklıkları ısırmak gibi “basmakalıp” davranışlardan kendi kendini yaralamaya varan geniş bir yelpazede gözlenebilir (bazı şempanzelerin parmaklıkları uzuvlarını ciddi bir şekilde yaralayacak kadar sert ısırması gibi).

Born Free Foundation’dan Bill Travers ve Virginia McKenna’ya göre, İngiltere’deki hayvanat bahçelerinde bulunan kutup ayılarının %60’ı akıl hastasıdır. Jane Godall, dünyadaki hayvanat bahçelerinin yarısından fazlasının “hala çok kötü koşulları” olduğunu öne sürer. Ülkenin en iyi hayvanat bahçelerinden kabul edilen San Diego Hayvanat Bahçesi’nde gerçekleştirilen otopsiler üzerine yazılan bir raporda, “Hayvanlarda yaygın olarak; kötü beslenme, anestezik ve sakinleştirici kaynaklı yüksek ölüm oranları, nakil esnasında gerçekleşen ciddi yaralanmalar ve ölümler, aşırı kalabalıktan kaynaklandığı şüphe götürmeyen yaygın yamyamlık, yavru ölümü ve kavgalar” gözlemlendiğini yazar. (Alıntılayan: Jamieson)

Hayvanat bahçelerinden öğrenilecek en büyük ders, hayvanın ne olmadığı ve insanoğlunun yabancılaşmış ruhudur. Hayvanlar doğallıklarından mahrum bırakır, doğalarından uzaklaştırır. Yemyeşil kanatlı güzelim papağanların açık havada serbest görünüp neden kaçmadıklarını merak edersiniz. Ardından kanatları kesildiği için şişman bir ev kedisinden daha fazla uçamadıklarını görürsünüz. İki fili yan yana görüp ne tatlı bir çift olduklarını düşünürsünüz. Ardından fillerin büyük sürüler ve sayıları yirmiye varan aileler halinde yaşadığını öğrenirsiniz. Muhteşem bir beyaz kaplan görürsünüz. Ardından onun aslında doğal bir tür olmadığını, soy içi üremeyle elde edilmiş genetik bir ucube olduğunu, renkleri yüzünden doğada kamufle olamadığını, bu nedenle hayatta kalamayacağını ve kalça problemleri, topallık ve katarakt gibi birçok sağlık probleminden mustarip olduğunu öğrenirsiniz. 

Hayvanat bahçeleri ceza kompleksini diledikleri kadar güzelleştirmeye çalışabilirler; hiçbir şey hayvanların oraya insanlar istediği için kapatıldığı ve asıl hallerinin gördüğümüz gibi olmadığı gerçeğini değiştirmez.

En iyi hayvanat bahçesi bile bir yandan insanların türlerin hayatta kalma krizini anlamasına yardım eder ve hayvanları somut bir gerçekliğe dönüştürürken, diğer yandan da doğaya yabancılaşmamızı daha ileri boyutlara taşır ve izleyici-nesne ayrımıyla insan-insan olmayan ikiliğini kurumsallaştırarak yaşama gösterdiğimiz saygısızlığı ağırlaştırır. Hayvanat bahçeleri, hayvanların bizim için besin, giysi, deney ve eğlence kaynağı olarak görüldüğü bir yaklaşımı telkin ederek dünyadaki yerimizle ilgili çarpık fikirler aşılar. Bu yüzden bir yığın çocuğun hayvanat bahçelerinde dolandığını görmek iyice rahatsız edici olur. Bu “eğlencenin” onların doğal dünya hassasiyetlerini nasıl da zehirlediğini ve ekolojik krizi kötüleştirdiğini düşündürür. Sadece ABD’de her sene 120 milyondan fazla insan hayvanat bahçelerine gitmektedir. Bu nedenle hayvanat bahçelerinin verdiği mesaj bir hayli önemlidir.

Dr. Steven Best-Hayvanat Bahçeleri ve Doğanın Sonu Vol-3 (SUB yayımları birinci baskı 2017 çeviren: Deniz Kurt, yayıma hazırlayan: Deniz Cansever, genel yayın yönetmeni: Murat Arslan. syf.13-20)

Büyükbaş hayvanların sütü neden bizim için uygun değil?

Yırtıcılardan korunması için hızla ayaklanması ve koşması gereken inek yavrusu insan yavrusundan kırk misli hızla büyüyor. Anne sütü dışında inek gibi bir başka memelinin sütünü içtiğinizde protein, kalsiyum, yağ dışında o canlının size uygun olmayan büyüme hormonlarını da alırsınız. Ergenlik döneminde patlayan doğal vücut hormonlarının üzerine bir de hamile olan inekten aldığınız ekstra hormonları da ilave ederseniz ne olur? Akne sorunu yaşarsınız.

Biz insanlar evrimsel süreçte milyonlarca yıl boyunca yalnızca hayatımızın ilk birkaç yılında ve yalnızca kendi annemizin sütünü içtik. Şimdi daha sağlıklı olacağımız iddiasıyla başka bir memelinin sütünü içmemiz isteniyor, bu durum size de mantıksız gelmiyor mu?


Süt ve süt ürünleri yalnızca akne değil, hayatımız boyunca bizi etkileyecek pek çok kronik rahatsızlığın (tansiyon, kanser, şeker, kalp krizi) tetikleyicisidir. Sütün diyet ya da yağsız olması zararlı etkisini ortadan kaldırmaz. Harvard Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma, diyet sütün daha çok akneye sebep olduğunu göstermiştir(1).

Akne, bir çocukta ne kadar erken yaşta ortaya çıkarsa o kadar inatçı ve uzun sürer. Akne kökende kötü beslenme sorunu olduğu için akneli çocuklarda kilo sorunu daha çok görülür, tip II şeker hastalığı riski de daha yüksektir. Sütün akneyi tetikleyici etkisi mTORC1 sistemini aktive etmesinden ileri gelir(2,3). Süt başta olmak üzere hayvansal gıdaların kesilmesi ve bitkisel ağırlıklı beslenmeye yönelmek mTORC1 sistemini deaktive ederek akne gelişimini engeller(4).

Dostlarım, aknenin tek nedeni süttür demiyorum, süt, süt ürünleri ve büyüme hormonu içeren kırmızı et gibi hayvansal besinler akne oluşumunu ciddi anlamda tetikler diyorum. Yukarıda söylediğim gibi süt “hızlı büyütme” amaçlı bir besin maddesidir. Büyükbaş hayvanların sütü hayatın ilk bir-iki yılında işe yarayıp boyunuzu birkaç santim büyütebilir; ancak unutmayın ki boyunuzla birlikte kilonuzu, vücudunuzdaki tümörleri, damarlarınızdaki plakları ve yüzünüzdeki akneleri de büyütecektir.

İşte bu yüzden akne sorunu olan gençlerin süt başta olmak üzere bütün hayvansal gıdaları kesmesi, şekerden, yağın her türlüsünden ve bütün işlenmiş gıdalardan uzak durması gerekir.

Kardiyolog Dr. Murat Kınıkoğlu. “Vegan Sağlık” Oğlak yayıncılık 2018 ss.58-59

1-Clement A. Adebamowo,”High school dietary dairy intake and teenage acne” JAAD, February 2005,v.52,sayı:2, ss.207-214

2-Melnik Bodo C., “ Milk is not just food but most likely a genetic transfection system avtivating mTORC1 signaling for postnatal growth” Nutrition Journal , 2013,12 s.103

3-Melnik Bodo C., “Dietary intervention in acne. Attenuation of increased mTORC1 signaling promoted by Western diet “ Journal Dermato-Endocrinology,2012,v.4, sayı:1

4-Danby F. William, “Turning acne on/off via mTORC1” Experimental Dermaology, Temmuz 2013 v.2,sayı:7, ss.505-506.

Bir yoga pratiği olarak veganlık

*Her yerdeki tüm varlıklar mutlu ve özgür olsun; benim düşünce, söz ve eylemlerim herkesin bu mutluluğuna ve özgürlüğüne bir şekilde katkıda bulunsun.

Lokah Samastah Sukhino Bhavantu*

 Veganlık, yeme içme alışkanlıklarının ötesinde, hayvansal ürünleri hiçbir şekilde tüketmeden, içinde yaşadığımız dünyaya ve dünyayı paylaştığımız varlıklara en az zarar verecek şekilde yaşamımızı sürdürebilmekle ilgili, aktivizm yönüyle de çoğunlukla diğer insanlar tarafından tepki çeken bir politik duruş. Peki, nereden çıktı bu veganlık? Ne oldu da veganlığın iyi bir şey olduğuna vardık? Neden kendimize böyle “küçük” bir grup yaratıp kendimizi “diğer” insanlardan ayrıştırdık? Ya da gerçekten öyle mi yaptık?

Veganlık aslında hiç de yeni bir şey değil. Kökenlerini binlerce yıllık yaşam pratiklerinde ve eski metinlerde bulmak mümkün. Bu yazıda, tam tarihi bilinmemekle birlikte yaklaşık 2000 yıl önce Patanjali tarafından yazılan/derlenen Hint metinleri olan yoga sutraları inceleyerek veganlığın köklerine ulaşmaya çalışacağız. Bunun için temel olarak Sharon Gannon tarafından kaleme alınan Yoga and Veganism -Yoga ve Vejetaryenlik olarak Türkçeleştirilmiştir- kitabından faydalanacağız.

Kitabın ilk Türkçe baskısı, 2016 yılında Yeliz Utku Konca’nın çevirisiyle Paloma yayınlarından çıktı. Sharon Gannon, Yoga and Veganism adlı kitabında, bazı modern yoga öğretmenlerinin ahimsayı “kendine zarar vermemek” olarak yorumladığını; ancak Patanjali’nin eğer böyle düşünseydi ahimsaya yamaların içinde değil niyamaların içerisinde yer vermiş olacağını açıklar. Patanjali’nin bu tercihinin özel bir önemi vardır ve bu nedenle ahimsa kelimesinden kastedilen, “başkalarına” zarar vermemektir.

Yoga kelimesi bize fiziksel bazı pratikleri çağrıştırsa da aslında bundan çok daha fazlasıdır. Sanskritçe bir terim olan yoga kelimesi, binlerce yıllık Hint metinleri olan Vedalarda geçmektedir ve “birlik/bütünlük” demektir. Kelimenin kökeni Sanskrit dilinde “yuj”dur; bu da birleştirmek anlamına gelir. Peki, neyi neyle birleştiriyoruz, neyle bütünleşiyoruz?

Yoga felsefesinde, batı dünyasının anladığı anlamda bir Tanrı anlayışı yoktur. Ancak ilahi ve kutsal olan bir enerji bulunmaktadır. Bu, Hint felsefesinde Brahman olarak da adlandırılır. Yoga felsefesi, sizin bunu ne olarak adlandırdığınıza karışmaz. İster Tanrı, ister dünya barışı, ister kayıtsız şartsız mutluluk hali, adına ne derseniz deyin, tüm varlıkları kapsayan bir evrensel güç, bir yaşam gücü bulunmaktadır. Bu güç insan aklı tarafından kavranamayacağı için ona daha kavranabilir isimler ve özellikler bulunmuştur. O, çoğunlukla bir okyanusa benzetilir. Ve tüm varlıklar olarak biz, bu okyanusun içindeki su damlalarıyızdır. Okyanus, damlaların bir araya gelmesiyle oluşur ancak bir damla bir kez okyanusa karıştığında o artık diğer damlalardan ayırt edilemez. İşte yoga, kendimizi müstakil bir damla olarak görerek sürdürdüğümüz bu yaşamda, aslında muazzam bir okyanusun içinde olduğumuzun; tüm varlıklarla bütün olduğumuzun derin bilincine varmaktır. Ve bu, mutlak mutluluk, neşe ve vecd halidir, aydınlanmadır. Ve hepimizin özü, Yüce Benliği, gerçek “Kendi”, budur!

Patanjali, Yoga Sutra’larda bu yoga haline ulaşmak için takip edilmesi gereken yolları sayar. Bizim yoga dendiğinde genellikle aklımıza gelen fiziksel hareketler, yani asanalar, Patanjli’nin gösterdiği sekiz yoldan sadece biridir. Diğer yollardan bazıları ise yama (kısıtlamalar), niyama (uyulacak kurallar), meditasyon, nefes ve konsantrasyon çalışmalarıdır. Biz burada yamalardan bahsederek bunların veganlık ile ilişkisini inceleyeceğiz.

Yama’lar, yoga haline ulaşmak isteyen kişilerin “başkalarına” karşı davranışlarını nasıl düzenlemesi gerektiğiyle ilgili kurallardır. Patanjali burada bize 5 öğüt verir:

1) Başkalarına zarar vermeyin (Ahimsa)

2) Başkalarını kandırmayın, doğru sözler söyleyin (Satya)

3) Onlardan çalmayın (Asteya)

4) Açgözlü olmayın (Aparigraha)

5) Başkalarını cinsel açıdan manipüle etmeyin, cinsel enerjiyi doğru kullanın (Brahmacharya)

Bu noktada “başkaları” kelimesinden kastımızın ne olduğunun önemi ortaya çıkar. Yoga kavramının anlamını yukarıda okyanus benzetmesi yaparak açıklamıştık. Bu açıklamaya göre, evrendeki varlıkların tümü tek bir okyanusu oluşturur. Bizim yerimiz bu okyanusun içinde bir damla ise, bir sivrisineğinki de öyledir. Bir sineğin varlığı ile benim varlığım, okyanusun bütünlüğü açısından eşdeğerdir çünkü hepimiz onun içindeki parçacıklarız. Fakat insan zihni (ben-merkezciliği), kendisini bu bütünden ayrıştırıp her şeyden (ve hatta diğer insanlardan da) daha özel görmek konusunda ustalaşmıştır. Yoga tüm varlıklarla bir olmak ise ve “evrendeki tüm varlıklar” dediğimizde bunun içinde tüm insanlar, hayvanlar ve bitkiler bulunuyorsa, “başkaları” dediğimiz şey diğer insanlar, hayvanlar ve bitkileri de kapsar. Öyleyse hâlâ yoga haline erişemediysek; yani kendimiz ile evrenin geri kalanı arasında bir fark görüyorsak, tüm bu saydığımız “başkaları” ile olan ilişkimizi düzenleme egzersizleri yapmalı ve bu yolla bir gün bu pratiklerimizi hayatın kendisine dönüştürmeliyiz. Şimdi yoga sutralara göre bu pratiklerin; yani “başkaları” ile kurmamız tavsiye edilen ilişkinin detaylarına ve bunların veganlıkla ilişkisine bakalım.

AHİMSA

Ahimsa; şiddetsizliktir, başkalarına zarar vermemek demektir. Ahimsa’nın özünde empati vardır. Kendimizi “başkalarının” yerine koydukça, “başkalarında” kendimizi görmeye başladıkça onlarla aslında ne kadar aynı olduğumuzu da fark ederiz.

Hayvanlar ve biz ortak bir bilinci paylaşıyoruz. İnsan ve hayvan arasında var olduğunu saydığımız farklılıklar o kadar da büyük değil. Bilimsel olarak da insanların, bir memeli hayvan türü olduğu apaçık; dolayısıyla kendimizi mezbahadaki bir hayvanın yerine koyduğumuzda, onun aslında neler hissediyor olabileceğini anlarız.

Birçok insan, hayvanların böyle hislere sahip olmadığını; insanî özellikleri hayvanlara atfettiğimizden böyle yanılgılara düştüğümüzü iddia eder. Bu aslında doğayla kopuk yaşamamızdan kaynaklanan bir argümandır. Hayvanlarla iç içe büyüyen biri, onların insanlarla aynı hisleri yaşadığını, çocuklarını kaybettiklerinde günlerce ağladıklarını ve onları aradıklarını, yalnız kalmaktan korktuklarını, üzüldüklerini, mutlu olduklarını bilir.

Tıpkı bizim gibi hem fiziksel hem duygusal olarak acı çekebilen canlıları köleleştirerek onları hapsediyoruz. Birçok hayvanın hayatları boyunca gün ışığı görmeden yaşamasına sebep oluyoruz, ineklerin çocukları için ürettikleri sütü yavruları bir kez bile içmeden onları makinelere bağlıyoruz, süt veremeyecek hale gelen inekleri kesimhaneye yolluyoruz, yumurta endüstrisinde işe yaramayan erkek civcivleri telef ediyoruz, sudan çıkan balıkların saatlerce can çekiştiğini görürken bunu bir boş zaman aktivitesine çeviriyoruz. Biz bu şiddete dolaylı olarak ortak oluyoruz. Yediğimiz ve kullandığımız her hayvansal üründe bu canlıların çektiği acıların izleri var.

Peki zarar vermemek mümkün mü? Bu dünyada yaşamak, tüketmeyi gerektiriyor. Tüketmeden, hiçbir şeye zarar vermeden yaşamamız imkansız görünüyor. Fakat diğer varlıklara en az zarar verecek, en az acıya neden olacak şekilde yaşayabiliriz. Biz, doğası gereği mutlak olarak etobur hayvanlar değiliz. Dolayısıyla, merkezî sinir sistemi olmayan canlıları, yani bitkileri yiyerek yaşayabiliriz; üstelik hayvansal ürün tüketenlerden çok daha sağlıklı bir şekilde! Bu durumda, bitkisel beslenmeyi, Patanjali’nin öğüdünü takip etmek ve diğer varlıklara mümkün olan en az zararı vermek için bir yol olarak görebiliriz.

SATYA

Satya, doğruluk anlamına gelir. Başkalarını kandırmamak, yalan söylememek demektir. Peki veganlık ile bunun ilgisi nedir?

Hiç yeşil çimlerde otlayan mutlu inek reklamlarını gördünüz mü? Veya ne olur beni yiyin diye gözünüzün içine bakan piliçleri? Çocuğunuza yediği şeyin bir hayvanın kasları olduğunu, onun bunu yemesi için o hayvanın ölmesi gerektiğini anlatabiliyor musunuz? Bunları aslında kendimizden bile saklıyoruz. Tabağımızdaki et parçası ile o parçanın koparıldığı hayvan arasında yemek yeme esnasında bir ilişki kurmuyoruz. Çoğumuz kendi beslediğimiz ve dostluk kurduğumuz bir hayvanın gözümüzün önünde kesilmesini ve onun bir parçasını tabağımıza koyup yemeyi kabul edemezdik.

Öte yandan, tabağımıza gelen o hayvanı bizim öldürmediğimiz yönünde de dürüstlükten uzak bir algımız var. Bir başkası bizim için o hayvanı yetiştiriyor, bir başkası kesiyor, bir başkası paketliyor ve bir başkası satıyor. Belki bir başkası bizim için o eti satın alıyor ve tabağımıza kadar getiriyor. Burada bizim katkımız nedir? Eğer Nazi Almanya’sında yaşasaydık, bir toplama kampındaki insanların gaz ile boğulmasına neden olacak düğmeye basacak devlet görevlisi olsaydık, ölüm emrini veren kişiyi sorumlu tutmaz mıydık? Peki ya o düğmeye basan kişiyi? Bu kişiler savaş sonrasında yargılandılar. Bir restoranda tabağımızdaki bifteği parçalara ayırırken bizim davranışlarımız bu örnekten ne kadar uzak?

Hayvansal ürün tüketiminde bize söylenen yalanlar ve bizim kendimize söylediklerimiz gün gibi ortada. Eğer yoga yolunu takip edeceksek, Patanjali’nin bize verdiği doğruluk egzersizi, hayvansal ürün tüketimini bırakmamızı zorunlu kılar.

ASTEYA

Asteya, başkalarından çalmamak demektir. Başta et, süt, moda endüstrileri olmak üzere birçok endüstri hırsızlık üzerine kuruludur. Başka hayvanların etini, sütünü, tüyünü, yününü vb. çalarak yaşıyoruz. Bunu hırsızlık olarak görmüyoruz çünkü hepsinin zaten doğal olarak bizim için var olduğunu sanacak kadar ben-merkezciyiz.

Hiçbir hayvan insanlar var diye var olmadı. İnsanlardan çok daha önce buraydılar. Biz onların büyük bir çoğunluğunu yok edip, işimize yarayanları evcilleştirerek çoğalttık. İnsanlar olmasaydı sayısı bu denli fazla olmayacak birçok hayvan ürettik ve şimdi onların bizim için var olduğunu düşünüyoruz! Bu kadar hayvanın doğmasını sağlamamızı, onlara verdiğimiz bir ödül olarak düşünüyor, dolayısıyla bu ödülü bir süre tattıktan sonra yaşama hakkını ellerinden almamızı kendimize hak görüyoruz, “zaten biz olmasak yaşamayacaktı ki” diyoruz. Böyle bir hayatta, bu şartlar altında yaşamak onlar için bir ödül değil, bir eziyet. Biz bu eziyeti rasyonalize ediyoruz.

Buna ilaveten, et yememizin iklim değişikliği ve küresel ısınma alanındaki etkilerini burada anlatmak çok uzun olacaktır fakat buna hemen hemen hepimiz aşinayız. Bu tüketim alışkanlığı, aynı zamanda gelecek nesillerin temiz havasını ve suyunu da çalmamız anlamına geliyor.

APARİGRAHA

Aparigraha, aç gözlü olmamak, aşırıya kaçmamak, biriktirmemek, gereğinden fazla tüketmemek anlamına geliyor. Bugün, her anlamda aşırı tüketim dünyasında yaşıyoruz. Medya bizi mutluluğa her gün daha farklı eşyalara sahip olmakta bulacağımıza ikna ediyor. Sürekli yeni ihtiyaçlarımız var; o kazak, bu çanta, şu araba, bu kuş tüyü mont, bu kürk, şu restoranda böyle pişirilmiş bir biftek ve yanında çoğu çöpe gidecek tabaklarca yiyecek…

Eğer yoga ile ilgileniyorsanız, kendiniz ve davranışlarınız üzerinde biraz da olsa düşünmüş olsanız gerek. Büyük ihtimalle bu tüketimin sizi gerçek anlamda mutlu etmediğini, her yeni eşyanın getirdiği keyfin 1-2 günden fazla sürmediğini fark etmişsinizdir. Ancak binlerce yıldır biriktirerek yaşamaya alıştık ve belki son 100 yıldır teknoloji ve üretim bolluğu sayesinde ilk defa bu kadar biriktirebilme imkânına sahibiz.

Özellikle yiyecek olarak tüketilmek üzere o kadar çok hayvan öldürüyoruz ki, bunların bir kısmı tüketilemeden bozuluyor, atılıyor. Milyarlarca balık avlanıyor ve bunlar aynı zamanda çılgın sayıdaki besi hayvanını yetiştirmek için yem olarak da kullanılıyor. Birçok balık avlanırken hedeflenmeyen balık türleri ve diğer deniz canlıları da ağlara takılıp ölüyor ve çöpe gidiyor. Bu gidişat, sadece dünyada yaşayan diğer varlıklara değil, bize de zarar veriyor. Bu denli yüksek tüketim, çevreyi ve dünyayı giderek daha yaşanamaz hale getiriyor ve birçok felakete neden oluyor. Bunun bir örneğini covid-19 salgınında yaşadık.

Yoga pratikleri aynı zamanda bağımlılıklarımızdan kurtulma pratiğidir. Aparigraha pratiği, bize tüketim alışkanlıklarımızı fark etmek ve değiştirmek için bir fırsat sunar.

BRAHMACHARYA

Brahmacharya, cinsel enerjiyi doğru şekilde kullanmak ve başkalarını cinsel anlamda manipüle etmemek anlamına gelir. Çoğu kişinin ilginç bir şekilde bilmediği şey; ineklerin süt vermek için hamile kalmaları ve bir bebek dünyaya getirmeleri gerektiğidir. Ancak günümüz endüstrisinde inekleri çiftleştirmek meşakkatli bir iştir. Dolayısıyla inekler yapay olarak döllenirler. Hayatında hiç karşı cinsi görmemiş inekler dondurulmuş boğ spermleri ile zorla hamile bırakılır ve normal cinsel ilişki geliştirmelerine izin verilmez. Sperm donörü olarak yetiştirilen erkek hayvanlar ise kötü muamele ile türlü eziyetlerle sıkıştırılıp bağlanırlar ve alınan sperm, toplama makinelerine aktarılır. Bu, yaratıcı enerjinin, cinselliğin sömürüsüdür.

Bunun yanında, önceden sektörde işçi olarak çalışan birçok insanın anlattığı üzere, et ve süt endüstrilerinde hapsedilen hayvanların bazıları, orada çalışan insanlar tarafından da cinsel istismara uğrarlar. Bununla ilgili birçok kamera görüntüsü ve itiraf vardır.

Bir Brahmacharya egzersizi olarak hayvansal ürün tüketmememiz sonucu hem içimizdeki yaratıcı enerjiyi doğru kullanırken hem başkalarının cinsel anlamda istismar edilmesine dolaylı da olsa katkıda bulunmamış oluruz.

Hiç birimiz başkalarına zarar verdiğimizi, yalan söylediğimizi, onlardan çaldığımızı, onları cinsel olarak sömürdüğümüzü veya aşırı tüketim dünyasında başrolde olduğumuzu düşünmüyoruz. Bunları doğrudan bu sonucu amaçlayarak ve hatta sonuçları düşünerek bile yapmıyoruz. Bu anlamda aslında “iyi niyetli” olduğumuz düşünülebilir. Ancak “iyi niyet” dediğimiz şey, yoga felsefesine göre avidyadır; yani cehalet. Bu cehalet, bilgisizlikten değil, “farkındalık”sızlıktan kaynaklanan bir cehalettir. Bir yogi, tüm varlığı anlamak için kendi üzerinde çalışan kişidir. Fakat eğer bu hayatta bir anlam bulmak, gerçek kendimizle tanışmak istiyorsak yoga yolunun bize göstereceği çok şey vardır.

Gerçekten Kendimizi tanımak istiyorsak tüm düşünce ve eylemlerimizin altındaki gerçek niyetleri, bu düşünce ve eylemlerin sebep olduğu gerçek sonuçları görmemiz gerekir. Patanjali’nin bize sunduğu yukarıda açıklanan egzersizler, tüm davranışlarımızı ve tüm alışkanlıklarımızı gözden geçirip onların gerçek anlamını ve sebep olduğu sonuçları bulmamızı gerektirir. Davranışlarımızın içerisindeki gerçeklere bu şekilde bakmayı bir kez başardığımızda farklı biri haline dönüşürüz, artık yoga yolunda ilerlemeye başlamışızdır.

SPİRİTÜEL AKTİVİZM

Aktivizm konusu, veganlıkla ilgili en tepki çeken konu gibi görünüyor. Neden bunu yapıyoruz? Biz, tüm varlıklarla bir olduğumuzu küçük bir anlığına gerçekten fark ettiysek (burada bir şeyi zihinsel ve mantıksal olarak bilmekle, onun derin bilincine varma ayrımı yapıyorum), gerçek özümüze bir an için bile olsa şahit olmuşuzdur ve bu, o kısacık anda şaşırma, büyülenme, neşe ve şefkat haline de tanık olmak demektir. Tüm bunların ardından ise empati gelir. Hayatınıza artık bu bilince varmamışsınız gibi devam edemezsiniz. Bu anda farkına vardığınız şey her ne ise, artık onu göz ardı ederek yaşayamazsınız. Daha önce ne kadar büyük bir şeyi gözden kaçırdığınızı hissedersiniz. Herkese anlatmak ihtiyacı buradan doğar. Ayrıca diğer varlıklara kurduğumuz empati ve şefkat de bizde onlar için bir şey yapma isteği yaratır. Artık onların bu acıyı çekmesine göz yummamamızın yanında başkalarının da gerçekleri fark etmesini isteriz.

Tüm dünyayı ve içinde yaşayan varlıkları korumak için yapabileceklerimizi ancak başkalarına da anlatabilirsek bundan büyük bir sonuç elde edebiliriz. Aktivizm, avidyanın dağıtılmasıdır, farkındalığa çağrıdır; uyanmanı, kendi özünü fark etmeni sağlayacak bir silkelemedir, yogaya giden yoldur.

İdil Yavuz