İklim aktivistlerine açık çağrı

Dünyanın sonunun sesini tarif etmek için fiyordların yanından geçen gemicinin sözleri en güzel tanımı sunuyor, “fışırtılar ve çatlama sesleri…” Buzulların erimesi sırasında sessizliğin içinden kulaklarda yankılanan bu sesler masum gibi görünse de en az Brezilya’daki yağmur ormanlarının alev almasıyla ortaya çıkan çatırtılar kadar iç acıtıcı.

Yerkürenin sularla kaplı alanı büyük mercan bariyeri ile beyaza, suların bulunmadığı alan ise yanan ormanlarla birlikte siyaha dönüyor ve bu tezattan şiirsel bir sonuç çıkmasını kimse beklemesin. Geleceğimiz bu iki asal renk kadar net bir biçimde küresel iklim felaketinin gölgesinde soluyor.

Sizlerle birkaç rakam paylaşmak isterim.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli katılımcılarından 100 bilim insanının Ağustos 2019’da yaptığı açıklamada “et” tüketiminin bu hızla devam etmesi durumunda 50 milyar ton karbonun 30-50 yıl arasında havaya karışacağının öngörüldüğü ifade edilmiş. Karbon yutağı olarak nitelenen Amazon ormanlarının dünyanın oksijen ve temiz su ihtiyacının %20’sini karşıladığı bilinmekte. Ormanlık alanları tarım, hayvancılık ve madenciliğe açacağına söz vererek sürdürdüğü başkanlık kampanyasından galip çıkan Bolsonaro, ülkesindeki yağmur ormanlarının kesim ve yıkımına geçit veren bir dizi kanunu çıkarmış durumda. 2019’da yaşanan orman yangınları ise bir önceki sene aynı dönemde yaşananlardan %83 daha fazla alanın ormansızlaşmasına neden olmuş durumda.

Dünyanın en büyük “et” ihracatçısı olan Brezilya’nın sınırları içinde yer alan Amazon ormanları, toplam Amazon ormanlarının % 60’ını oluşturuyor ve devletin desteğini arkasına alan et ve maden endüstrisinin bu alanları ormansızlaştırması dünyanın tamamı için büyük bir felaket anlamına geliyor. Çünkü içerisinde 40.000 ağaç çeşidi, 2 bin kuş ve memeli hayvan çeşidi, 2 bin 200 balık çeşidi ve 13 bin çeşit omurgasız hayvan bulunuyor ve bu nedenle dünya üzerinde en fazla türe sahip olan orman Amazon. Bu fauna ve floranın tahribi geri dönüşü olmayan bir çevre felaketi anlamına geliyor. 

Dünyanın et ve hayvan yemi ithalatçılarının -bu arzın sürmesine neden olan talepleri- ve onların müşterisi konumundaki bireylerin -hayvansal ürünleri tüketme talepleri- Amazon ormanlarının yok olmasında büyük payları var. 

Palm yağı endüstrisinin ormansızlaştırdığı Endonezya ve Malezya yağmur ormanları yine benzer bir kaderle hem ormanların sakinleri başta orangutanlar ve devamında binlerce canlı olmak üzere yok oluşa sürükleniyorlar.

Denizlerde de durum farklı değil, yoğun plastik kullanımı ve ondan da önemli olarak endüstriyel balıkçılık, okyanuslardaki yaşam dengesini tehdit altında bırakıyor. Yapılan araştırmalar Pasifik’teki büyük plastik çöp yığınının %46’sının balık ağlarından meydana geldiğini ortaya çıkardı. Diğer yanda endüstriyel yöntemlerle yapılan balıkçılık sırasında yakalanan balıkların %20’si “istenmeyen atık” oluyor ve bu durum balıkların neslini tehlikeye atarken deniz altındaki ekolojik döngünün sağlığını da tehdit ediyor.

Yaşayan her 100 memeli hayvanın 60 tanesi çiftlik hayvanı, 36’sı insan ve sadece 4 tanesi yaban hayatının bir parçası. Yaşayan kanatlıların %70’ini ise insanlar için beslenen tavuklar oluşturuyor. İnsan nüfusu 7.8 milyar ve yaşayan canlı formlarının sadece %0,1’ini oluşturuyor. Buna rağmen hayvan türlerinin %83’ünün ve bitkilerin %50’sinin neslini sona erdirmeyi başarmış bir tür. 

Altıncı büyük yok oluşa insan eylemlerinin neticesinde hızla yaklaşmakta olduğumuz tüm bilim insanlarının sıkça dile getirdiği bir konu; ancak bu insan eylemleri arasında diyetimizin bedelinin geçtiğimiz yıllarda aynı sıklıkla dile getirilmediği de bir gerçek. Oysa çiftlik hayvanlarının sera gazı salınımına etkisi tüm motorlu taşıtların salınımından %5 daha fazla (buna uçak, araba ve her türden taşıt dâhil). Son Hükümetler Arası İklim Panelinde dile getirilen rakamlar bu bilgiyi doğruladı. Sera gazı salınımının dörtte bir oranında sorumlusunun insanların yemek alışkanlıkları olduğu belirlendi. 184 ülkeden 15.000 bilim insanı insanların yeme alışkanlıklarını değiştirmeleri ve bitkisel beslenmeye geçmeleri gereğini dile getirdi. 

İnsanlar hayvansal ürün tüketmekten vazgeçerek karbon ayak izlerini yarı yarıya azaltabiliyorlar. İnsanlar konfor alanlarından çıkmadıkça, fedakârlığa kendi alışkanlıklarından başlayarak girişmedikçe, söylemlerini eylemleriyle desteklemedikçe politikalar üzerinde söz sahibi olmalarını beklemek naif bir yaklaşım olur. Bunun mümkün olabileceğini 16 yaşında bir çocuk bir seneyi aşkın süredir bize kanıtlıyor. Vegan olan ve ailesini vegan olmak için teşvik ederek başarıya ulaşan iklim aktivisti Greta Thunberg tüm bireylere ilham kaynağı teşkil ediyor.

Kendi bahçemizi temizlemedikçe başkalarının bahçesindeki karbon ayak izini eleştiremeyiz. Kendimizi iklim üzerindeki yıkıcı alışkanlıklarımızdan arındırmadan, bu konudan bihaber hayatına devam eden insanların değişmesine katkıda bulunamayız. Tekstil alışverişi yapmayarak, tüketimimizi asgaride tutarak, ulaşımda bisikleti, treni tercih ederek, geri dönüşüme katılarak, mümkün olduğu kadar sıfır atıkla yaşayarak, yerelden alışveriş ederek karbon ayak izimizi azaltırken vegan yaşam biçimini tercih etmeyi erteleyemeyiz. 

Bulunduğumuz dünyadaki türlerin dengeli birlikteliği içinde var olmak dışında başka bir çaremiz yok. Türlerin tamamının geleceği ise bizim yapacağımız tercihlere bağlı. Bu tercihleri erteleyecek zaman kalmadı, yönetimleri harekete geçirmek dipten gelen dalgayla olur, biz o dalgayız ve tutarlı olmak zorundayız.

Nilgün Engin

Hormonları anlamak; süt ürünlerinde hormon

Hormon, vücudun ürettiği ve hücrelerle organların işlevlerini kontrol eden doğal bir kimyasal maddedir. Örneğin insülin pankreasınızda üretilir, kan şekerinizi kontrol altında tutmak için kaslarınıza ve karaciğerinize gider. Benzer bir şekilde, böbreklerinizin üzerindeki böbreküstü bezleri de (aynı zamanda adrenalin adı verilen) epinefrin üretir. Epinefrin gerektiği durumlarda tehlikeden kaçmak için ya da kavga etmek üzere sizi hazırlamak için kalp atışlarınızı hızlandırır, gözbebeklerinizi büyütür, kan şekerinizi yükseltir. Hormonlar, hücrelere ve organlara ne yapılması gerektiğini söyleyen kimyasal ulaklardır.

Östrojenler, vücut gelişiminden ve regl döngüsünde ortaya çıkan pek çok değişiklikten sorumludur. Kan dolaşımında küçük miktarlarda östrojen bulunması elbette normaldir. Ancak göreceğimiz gibi, yemek seçimleri vücudunuzdaki östrojen miktarını etkileyebilir, kan dolaşımında fazla östrojen bulunması da hormonlar ilaç olarak kullanıldığında tehlike yaratabilir. Kadın Sağlığı Girişimi adı verilen devlet destekli geniş bir sağlık araştırmasında, hormon replasman tedavisi uygulanan kadınların, hormon almayan kadınlara göre meme kanserine yakalanma oranlarının daha fazla olduğu bulundu. (Yaklaşık yüzde 24 oranında daha fazla)(1)

Sıcak basması ve diğer menopoz belirtileri için yaygın olarak reçete edilen bir hormon olan premarinin içerdiği risklere bakacak olursanız, ilacı üreten şirketin internet sayfasında meme kanseri, inme, kan pıhtısı, kalp krizi ve demansa dair uzun bir uyarı listesi görebilirsiniz.(2) Premarin, inekten değil gebe atların idrarından yapılır ama gebe ineklerin doza bağlı olarak benzer riskler taşıdığını varsayabiliriz. Bu risklerin bazıları on yıllardır biliniyor. Östrojen, 1956’dan itibaren fazla hızlı büyüdüğü düşünülen ergen kız çocuklarının büyümesini yavaşlatmak için kullanılmaya başlanmıştı… Yüksek dozda östrojen büyümeyi durduruyor ama ciddi yan etkilere yol açıyordu; erken ergenlik, kilo alma, kısırlık, kan pıhtıları, karaciğer sorunları ve hormon kaynaklı kanserler…

Dişilik hormonları bir erkeğin vücudunda da kötü sonuçlara yol açabilir. Östrojenler, ergen bir kızın memelerinde yağ depolanmasına yol açar, bu süreç kanında çok fazla östrojen bulunan bir erkekte de baş gösterebilir.

SÜT ÜRÜNLERİNDE HORMON

Süt ürünleri, hormon işlevlerini doğrudan ve dolaylı olarak pek çok şekilde etkiler. Östrojenle başlayalım. İnekten gelen ve mısır gevreğinizin üstüne döktüğünüz sütte östrojen bulunur. Süt reklamlarında ya da paketteki etikette görünmezler çünkü Gıda ve İlaç Bakanlığı (Bizdeki Tarım ve Orman bakanlığı olarak düşünebiliriz) süt ve ürünleri üreticilerinin bunları bildirmesini zorunlu tutmuyor. Aşikâr olanı söyleyelim, östrojenler şuradan gelir: Çoğu inek (insan) kadınların ürettiğinden fazla süt üretmez. Sadece gebe olduklarında süt üretirler. Bu nedenle çiftçiler ineklerin her yıl gebe kalmasını sağlar. Kulağa şaşırtıcı gelebilir ama satın aldığınız süt ürünlerindeki sütün büyük kısmı gebe ineklerden gelir. Yani bir bardak süt içtiğinizde, bir kâse dondurma yediğinizde ya da biraz peynir kemirdiğinizde, gebelik sırasında yoğunlaşan hormonlardan az miktarda da olsa alıyorsunuz.

Penn State Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, inek sütü örneklerindeki östrojenleri inceledi. İncelenen hormonlar arasında östron, östron sülfat ve östradiyol vardı.(3)

Gebeliğin başlangıcında sütteki hormon miktarı düşüktür ama aylar ilerledikçe hızla yükselir. Penn State araştırmacıları gebelik boyunca sütteki östradiyol miktarının 17 kat, östron miktarının da 45 kat arttığını belirledi. Fark o kadar yüksek ki bir laboratuvarın bir kova sütün gebeliğinin ileri aylarındaki bir inekten gelip gelmediğini söylemesi çok kolay. Mandıralar ve peynir üreticileri bu hormonları sütten çıkarmak için hiçbir şey yapmıyor ve hormonlar süt ve süt ürünleri aracılığıyla vücudunuza giriyor.

SIĞIR BÜYÜME HORMONU

Çiftçilerin süt üretimini artırmak için sığırlara bazen bovin büyüme hormonu enjekte ettiğini muhtemelen duymuşsunuzdur. Rekombinant bovin somatotropin adı da verilen bu hormon, Monsanto’nun 1994’te piyasaya sürdüğü genetik olarak ıslah edilmiş bir üründür. Kullanılma gerekçesi, ineklerin süt üretiminin 70 günlük süt verme döneminin ardından zirveye çıkıp ondan sonra kısmen memelerindeki süt üreten hücre sayısındaki düşüş dolayısıyla yavaş yavaş azalmasıdır. Sığır büyüme hormonu, söz konusu süt üreten hücrelerin daha büyük kısmını işlevsel halde tutar ve besinleri süt üretimine yöneltir.

Sporcuların yasadışı olarak kullandığı büyüme hormonunun yan etkileri vardır ve bu yan etkiler inekler için de geçerlidir. 487 ineği kapsayan sekiz ayrı Monsanto çalışmasında, hayvanlara enjekte edilen büyüme hormonu, mastit (meme iltihabı) oranını yüzde 50 artırdı bu da inekler için çeşitli sağlık sorunlarını ve antibiyotik tedavisini beraberinde getirdi. Onaylı bir takip programı 28 sürüyü gözledi ve sonuçta hormon verilen inekler arasında mastitin yüzde 32 arttığını buldu. Hormon enjeksiyonunun yol açtığı mastitin tedavisi zordur ve rasgele ortaya çıkan mastite göre daha fazla antibiyotik kullanılmasını gerektirir.(4)

Sağlıkla ilgili bu ve benzeri endişeler dolayısıyla sığır büyüme hormonu Kanada’da, Avrupa Birliği’nde, Avusturalya’da, Yeni Zelanda’da, Japonya’da ve İsrail’de yasaklanmıştır ancak pek çok Amerikan çiftliği bu hormonu hala kullanıyor.

Söylemeye gerek yok, pek çok müşteri hormon enjekte edilmiş ineklerden gelen sütü içmeye pek hevesli değildir ve bazı süt ürünleri şirketlerinin bu enjeksiyonlara karşı politikaları vardır. Bazı eyaletler bu üreticilerin sütleri ”hormonsuz” olarak etiketlemesini yasaklamıştır. Gerçekse bütün sütlerin içinde hormon olduğu yönündedir.

Süt içiyor ya da peynir yiyorsanız ineğin hormonlarını yutuyorsunuz. Tabii ayrıca insanlar hormon verilen ineklerle ilgili gerçekleri bilselerdi söz konusu ürünü satın alamayabilirlerdi.

Dr.Neal D. Barnard .,’The Cheese Trap’- How Breaking a Suprising Addiction Will Help You Lose Weigth, Gain Energy, and Get Healty., Chapter 4., -ss.76-79.

(1) Manson JE ,Chelebowski RT, Stefanick ML , ve diğerleri."Menopasual hormone therapy and healt outcomes during the intervention and extended post-stopping phases of the Women's Healt Initiative randomized trials." JAMA içinde ,2013;310(13):1353-68.

(2) Premarin ana sayfa. internet :https://www.permarin.com . Erişim: 30 kasım 2015

(3) Pape-Zambito DA , Magliaro AL ,Ott TL ,Roberts RF ,Kensinger RS.”Beta-estradil and estrone concentrations in milk and milk fractions.” J Acad Nutr.Diet içinde,2012;112(7):1088-93.

(4) Hansen M, Halloran JM, Groth E ,Lefferts LY.”Potential public health impacts of the use of recombinant bovine somatotropin in dairy production.” Tüketici Birliği,Eylül 1997.İnternet: http://consumersunion.org/news/potential-public-health-impacts-of-the-use-of-recombinant-bovine-somatotropin-in-dairy-production-part-1/. Erişim:29 Mart 2016

Hayvan zihni ve insanın üstünlüğü zırvası

Hayvanlar muhteşem ve şaşırtıcı canlılar. Kesinlikle geniş ölçekli bilişsel, duygusal ve ahlaki kapasiteleri var. Eğer kalbimizi ve beynimizi onların gerçekten kim oldukları (ne oldukları değil) gerçeğine açarsak birçok şey öğrenebiliriz onlardan.

Hayvanlar âlemine ait olmaktan dolayı gurur duymalıyız. Bilimsel araştırmalar başka hayvanlara bakış açımızı değiştiriyor. Hayvanların kendi zihinsel becerilerini ve duygusal kapasitelerini nasıl ifade ettiklerini takdir etmek için bildiğimiz şeyleri süslemeye ya da bilimin ötesine geçmeye ihtiyacımız yok. Duygusal ve ahlaki alanlarda bilinç sahibi tek canlı biz değiliz; arılar, balıklar ve tavuklar gibi hayvanlar da bu özelliklere sahipler. Elbette diğer hayvanların hayatlarına keyfimizce müdahale etmeye hakkımız yok ya da kendi şeytani kötülüklerimiz için onları yargılamaya ya da suçlamaya hakkımız bulunmuyor.

Hayvanların bilinçli ve zeki olduğunu söylerken onların sürekli değişen çevrelerine adapte olmak için ne yapmaları gerektiğini bildiklerini söylemek istiyoruz. Davranışlarının çok yönlülüğü ve esnekliği hayvanların makine benzeri otomatlar olmadığını, düşünen ve hisseden canlılar olduğunu açıkça gösteriyor. Bilişsel etolojiye büyük katkıları bulunan Donald Griffin, hayvanların önceden kestirilemez şekilde değişen koşullara kendilerini adapte etme yeteneklerini işaret ederek; bunun hayvanların belirli bir koşul içerisinde nasıl davranılması gerektiğini değerlendirecek denli becerikli ve bilinçli olduğunun kanıtı olduğunu söylemiştir. Yani mesele hayvanların bilinçli olup olmamaları değil; bilincin neden evrim geçirdiğidir.

Hayvanları bilinçli canlılar olarak kabul etmemiz için sağlam biyolojik nedenler var. Charles Darwin türler arasındaki varyasyonların çeşit değil, derece anlamında var olduğunu vurgulamıştı. Bunlar siyah ve beyaz farklılıklar değil, gri tonlar, bu yüzden eğer bizde bir şey varsa onlarda da (yani diğer hayvanlarda da) var. Buna evrimsel süreklilik deniyor. Hayvanları sahip oldukları özelliklerden mahrum farz etmek kötü biyolojiden başka bir şey değil. Örneğin; diğer memeli ve omurgalılarla beynimizde yer alan ve hem bilinç hem de duyguların işlenmesine yarayan bazı ortak alanlar var. Sadece bizim gibi, büyük kuyruklu maymunlar, filler, yunuslar ve balinalar gibi büyük beyinli hayvanların kompleks bilinç biçimlerine sahip mental kapasiteleri olduğunu ileri süren antroposentrik bakış açısını bırakmak zorundayız.

Diğer hayvanların bizlerle olan bağına dair dallanıp budaklanmalar da oldukça geniş bir alana yayılıyor ve onlara nasıl davrandığımızı en temel şekilde etkiliyorlar. Diğer hayvanların kim olduğunu görmezden geldiğimizde ve kendimizi onlardan daha yukarıda ve daha iyi canlılar olarak gördüğümüzde bunun sosyal, politik ve çevresel anlamları var demektir. Düşünür Steven Best insan üstünlükçülüğünün, yani insanların benzersiz kapasiteleri olduğu fikrine dayalı özel bir statüleri olduğu inancının yanlış bir bakış açısı olduğunu söylüyor. Bunun ciddi sonuçları bulunduğunu ve bu sonuçların da kendimizi -en azından bazılarımız bunu yapıyor- “dünya ve diğer türler söz konusu olduğunda hepsinden ayrı üstün bir tür olarak” tanımlamamızla alakalı olduğuna dair şaşırtıcı bir analiz sunuyor. Best, bilişsel etolojide son zamanlarda yapılan araştırmalara yönelik kapsamlı bir bakış geliştiriyor, böyle yaparak diğer hayvanlarla gerçekten de birçok ortak niteliğe sahip olduğumuz şeklindeki argümanını güçlendirmiş oluyor. Veritabanı günden güne büyüyor ve bilim; hayvanların bilişsel, duygusal ve ahlaki kapasitelerinin genişliği konusundaki önsezilerimizin çoğunu destekliyor.

Görünen o ki, insanın “eşi benzeri bulunmaz” olduğu iddiasını yeniden düşünmemiz ve tür ayrımcılığını bir kenara bırakmamız gerekiyor. Best; insanların sonat yazmak, cebir problemlerini çözmek, kâinatın yapısı üzerine düşünmek gibi konular söz konusu olduğunda gerçekten sadece insana özgü kapasitelere sahip olduğunu söylerken, (diğer) hayvanların da bizim sahip olmadığımız nitelikler ve yeteneklere sahip olduğunun altını çiziyor. İnsanların, insanın üstün olduğu iddiasına dayanarak belirli hayvan türlerine ayrımcılık uygulaması ya da onları sömürmesi demek olan tür ayrımcılığı, belirli bir türe ait olmanın bireylere farklı değerler ve haklar atfetmesini gerektirdiği gibi, türler arasında da yanlış sınırlar oluşturuyor. Tür ayrımcılığı işe yaramıyor çünkü insan üstünlüğünü ön plana çıkarıyor; ayrıca türler içi varyasyonları görmezden gelirken türler arası farklılıkları daha çok vurguluyor.

Artık hayvan zihinleri ile ilgili bildiğimiz şeyler insanın üstün olduğu -memeliler arasında kesinlikle var ama birçok diğer türde de mevcut- iddiasını desteklemiyor. Bu gerçeği diğer hayvanlara ve dünyaya nasıl davrandığımız gerçeği ile birleştirmeliyiz. Best, sözlerini şöyle bitiriyor, “Eğer insanlar bunca zamandır hayvan zihnini anlama konusunda başarısız oldularsa bunun sebebi kendi aptallıkları, duyarsızlıkları ve derin tür ayrımcısı önyargıları tarafından kör edilmiş olmalarıdır.” Bazı insanların neden diğer türleri çöpe atılacak kadar gereksiz nesneler gibi gördüklerini anlamak için bu listeye kibir duygusunu da ekleyebiliriz. Ama artık gözlerdeki bağlar gevşiyor ve artık hayvanlar hakkında bizleri daha iyi insanlar yapacak birçok şey öğreniyoruz.

Hayvan özgürlüğü çevirileri – Marc Bekoff (Etolog)

Çeviri:CemCB

Etik öğretilebilir mi?

Bir felsefe dersi almak veya daha spesifik olmak gerekirse, uygulamalı etik felsefesi dersi almak öğrencileri daha etik davranmaya itebilir mi?

Uygulamalı etik öğretmenlerinin bu soruya sebebi ortada olan bir ilgileri vardır. Ancak bu sorunun cevabı aynı zamanda uygulamalı etik dersi almayı düşünen öğrencileri de ilgilendirmektedir. Ne var ki sorunun çok daha geniş felsefi bir önemi de vardır, çünkü cevap, etik yargılarımızı şekillendirme ve ne yaptığımıza karar verme konusunda aklın oynadığı rolün ne olduğu gibi zamanın başından beri sorulan ve temel bir soruya ışık tutabilir.

Plato, “Phaedrus” isimli eserinde, iki at tarafından çekilen bir araba metaforunu kullanır; biri rasyonel ve ahlaki dürtüleri temsil eder, diğeri de irrasyonel tutku ve arzuları. Sürücünün rolü bu iki atın bir takım olarak çalışmasını sağlamaktır. Plato, ruhun tutkularımız ve mantığımızın bir birleşimi olması gerektiğini düşünür, ancak aynı zamanda ahengin mantığın üstünlüğü altında mümkün olacağını netleştirir.

18. yüzyılda David Hume, mantık ve tutku arasında var olduğu resmedilen bu mücadele imgesinin yanıltıcı olduğunu öne sürmüştür. Ona göre mantık, kendi başına iradeyi etkileyememektedir. Onun ünlü sözleriyle mantık, “tutkuların kölesidir.”

Hume’un kullandığı anlamıyla “tutkular” bizim bugün anladığımızdan daha geniş bir anlam içermektedir. Onun tutku olarak nitelendirdiği şeylerin arasında, başkalarına karşı duyduğumuz hisler ve sempati, kendi uzun vadeli çıkarlarımıza dair duyduğumuz kaygılar da vardır. Hume’un görüşüne göre, diğer filozofların mantık ve duygu arasındaki çatışma olarak yorumladığı şey aslında bu “sakin tutkular” ve daha şiddetli ve çoğu zaman ihtiyatsız tutkularımız arasındaki çatışmadır.

Günümüz psikolojisinde artık Hume’un mantık bakışı gibi bir bakış etkilidir. “Mutluluk Hipotezi” (The Happiness Hypothesis) ve “Erdemli Akıl” (The Righteous Mind) eserlerinin yazarı Jonathan Haidt, etikte sosyal sezgici perspektif olarak adlandırdığı şeyi açıklamak için, Plato’nunkini andıran, artık Hume’un bakışını destekleyen bir metafor kullanır: “Akıl ikiye bölünmüştür, aynı bir fili sürmeye çalışan bir binici gibi,” der “Erdemli Akıl” eserinin ilk sayfasında, “ve binicinin işi file hizmet etmektir.” Haidt’in metaforundaki binici, başta bilinçli mantık yürütme olmak üzere, kontrolümüz altında olan zihinsel süreçlerdir. Fil de, duygular ve sezgiler gibi, zihinsel süreçlerimizin diğer yüzde doksan dokuzluk kısmını oluşturan diğer kısmını ifade eder.

Haidt’in araştırması onu ahlaki muhakemeyi, çoğunlukla kendi otomatik ve sezgisel tepkilerimizin post hoc[1]  bir rasyonelleştirilmesi olarak görmeye itmiştir. Bunun sonucu olarak, “Böylece etik davranışı teşvik etme konusunda, sınıfta direkt öğretmek gibi doğrudan yaklaşımlara karşı daha şüpheci oldum. Öğrencilerimizin kafasında ahlaki bilgiyi yerleştirip, sınıftan çıktıkları gibi o bilgiyi uygulamaya başlamalarını bekleyemeyiz” diye yazmıştır.

“Erdemli Akıl”da Haidt görüşlerine, Riverside, Kaliforniya Üniversitesi’nden Eric Schwitzgebel ve Stetson Üniversitesi’nden Joshua Rust gibi filozofların araştırmalarından destek bulmuştur. Schwitzgebel ve Rust, bir dizi etik meselede etikte uzmanlaşmış felsefe profesörlerinin başka alanlarda çalışan felsefe profesörlerinden daha iyi davranmadığını ve felsefe bile çalışmayan profesörlerden daha etik olmadıklarını göstermişlerdir. Eğer etik çalışan profesörler bile başka alanlarda uzmanlaşmış akranlarından daha etik değillerse, bu etik muhakemenin insanları daha etik davranmaya itmekte güçsüz olduğu sonucunu desteklemez mi?

Belki. Yine de, kanıtlara rağmen, ben tam olarak ikna olmuş değilim. Uygulamalı etik derslerimin en azından bazı öğrencilerimin hayatlarını son derece temel noktalardan değiştirdiğine dair birçok anlatısal kanıta sahibim. Bazıları vejetaryen veya vegan oldular. Diğerleri düşük gelir ülkelerindeki sefalet sınırındaki insanlara yardım etme amacıyla bağışlarda bulunmaya başladılar ve birkaçı dünyayı daha iyi bir yer yapma amacıyla kariyer planlarını değiştirdiler.

İki yıl önce, Schwitzgebel bana et yemenin etiği üzerine bir dersin öğrencilerin ne yediğini değiştirip değiştiremeyeceğini, daha önce yapıldığından çok daha titiz bir biçimde test etme fırsatı sundu. Kansas Üniversitesi’nde bir felsefe profesörü olan Drad Cokelet’le birlikte, Riverside, Kaliforniya Üniversitesi’nde 1,143 öğrenciyi kapsayan bir çalışma yürüttük. Öğrencilerin yarısından vejetaryenliği savunan felsefi bir makale okumaları, sonrasında et yemekten kaçınmayı savunan bir video izleme seçeneğiyle bir grup tartışması yapmaları beklendi. Diğer yarısı kontrol grubuydu. Onlara da sefalet içinde yaşayan insanlara yardım etme amacıyla bağış yapma üzerine benzer materyaller sunuldu.

İki gruptaki öğrencilerin bu derslerden önceki ve sonraki yemek alışverişlerinin ne olduğunu öğrenmek amacıyla kampüs yemek kartlarındaki bilgileri kullandık. 476 öğrencinin yaklaşık 6,000 yemek alışverişiyle ilgili veri topladık. Alışverişler et yemenin etiği hakkında okuma ve tartışma yapan veya yapmayan öğrenciler olarak saptandı, ancak elimizdeki veriler, herhangi bir öğrencinin ismine ulaşamayacağımız şekilde anonim hale getirildi.

Sonuçlara göre, et yemenin etiğiyle ilgili grupta bulunan öğrencilerin et alımında %52’den %42’ye düşüş vardı ve bu düşüş ders bitiminden sonra birkaç hafta boyunca sürdürüldü. Bağış grubunda et alımına dair bir değişim yoktu ve bu öğrencilerin daha fazla bağış yapıp yapmadığını öğrenmemizin bir yolu da yoktu.

Sonuçlarımız bu noktada henüz birincil sonuçlardır ve henüz hakem değerlendirmesinden geçmemiştir. Şu anda öğrencilerin duygularına mantıklarından daha çok seslenme ihtimali olan video izlemenin önemi üzerine daha fazla veri arıyoruz. Yine de, bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, öğrenci davranışları üzerinde üniversite seviyesinde felsefe derslerinin etkisi hakkında laboratuvar şartlarında değil de gerçek dünyada gerçekleştirilen ilk kontrolü çalışmadır. Et yemedeki azalma dramatik değildir, ancak yine de istatiksel olarak kayda değerdir ve bazı bağlamlarda derslerde etik muhakemenin davranış değiştirebildiğine işaret etmektedir.

Peter Singer, Princeton Üniversitesi’nde Bioetik profesörü olmasının yanı sıra, Melbourne Üniversitesi’nde Tarih ve Felsefe Çalışmaları Okulu’nda ödül kazanmış bir profesördür ve Kurtarabileceğiniz Hayat isimli kâr amacı gütmeyen organizasyonun kurucusudur.  Kitapları arasında “Uygulamalı Etik”, “Yaşamı ve Ölümü Tekrar Düşünmek”, “Yapabileceğiniz En Çok İyilik”, “Kıtlık, Bolluk, ve Ahlak”, “Şimdi Bir Dünya, Gerçek Dünyada Etik” ve Katarzyna de Lazari-Radek ile birlikte yazdığı “Faydacılık: Çok Kısa Bir Giriş” bulunmaktadır. 2013’te Gottlieb Duttweiler Enstitüsü tarafından “günümüzün en etkili düşünürü” seçilmiştir.

Project Syndicate, 2019. www.project-syndicate.org


1 A şeyinin, B şeyinden önce gelmesi sebebiyle, A’nın B’ye sebep olduğunu düşünmek.

Türkçeleştiren: Ece Alpaslan

Ekran kararırken…

“Yalnızca gezegeni değil insanlığın sağlığını ve varlığını tehdit eden bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Üstelik halk bu tehdidin boyutlarından bihaber”

Ellen V. Futter, Doğa Tarihi Müzesi Başkanı

Ne yazık ki dünyada hayvanların yaşamlarına devam etmek için geri dönebilecekleri habitat pek kalmadı. Türlerin neslinin ve habitatlarının son hızla yok olduğu bir çağdayız. Açgözlülük ve şiddetin kan isteyen saldırılarıyla hayvanlara ait bölgeler her gün biraz daha küçülürken hayvanlar avlanıyor ve yok ediliyor. Çeşitleme ve bereketli bir biyoçeşitlilik sayesinde ilerleyen “evrim” duraksadı ve canlı türlerinin homojenleşmesine ve basitleşmesine doğru dönüş yaptı. Buna küresel ısınmayı ve ozon tabakasının incelmesini eklediğimizde dünyanın 4.6 milyar yıl önceki oluşumundan bu yana en büyük kriz dönemini yaşadığı açıkça görülüyor. Doğanın korunmasıyla ilgilenen biyologlar birkaç on yıl içinde mevcut hayvan türlerinin üçte birinin neslinin tükeneceğini tahmin ediyorlar.

Hayvanat bahçeleri varlıklarını devam ettirmek için bu krizi suiistimal ediyor. Hâlbuki seçim, hayvanat bahçeleri ve kitlesel yok oluş arasında değil; sığınaklar ve habitatların korunması arasında. Tenesse, Hohenwald’daki Fil Sığınağı; California, Acton’daki Shambala Doğal Yaşamı Koruma Alanı; Washigton, Lynwood’daki PAWS Sığınağı gibi yerler hayvanlar için en iyi koşulları sunuyor.

En iyi hayvanat bahçesi bile, habitatların ve ekosistemlerin büyük bir hızla tahrip edilmesinden kaynaklanan bu büyük sorunu gidermektense geçici çözümler sunabiliyor. Kar amacı gütmeyen sığınaklar, hayvanat bahçelerinden farklı olarak, hayvanların karmaşık fiziksel, psikolojik ve sosyal gereksinimlerini karşılayabiliyor. Yani hayvanları yapay ortamlarda korumak istiyorsak standart hayvanat bahçelerinden çok daha iyisini sağlamamız gerekiyor. Fakat sığınaklar da bu kitlesel yok oluşu tamamen durduramazlar; yalnızca gidişatı yavaşlatan özel amaçlı ve geçici önlemlerdir.


Günümüzde hayvan DNA’larının onlara uygun habitatlar oluştuğunda klonlamak üzere sıvı nitrojende dondurulduğu soğuk hayvanat bahçeleri var. Hayvanlar ekolojik koridorlarla birbirine bağlanmış habitatlar olmadan varlıklarını sürdüremezler. Habitatların yeniden oluşması ise riskli bir ihtimaldir. Tutsak hayvanların çiftleştirilmesiyle, tüp bebek yöntemiyle ve klonlamayla üretilen ve yapay ortamlarda yaşayan hayvanlar, ekolojik koridorlarla birbirine bağlanmış habitatlar olmadan varlıklarını sürdüremezler. Habitatların yeniden oluşması ise riskli bir ihtimaldir. Tutsak hayvanların çiftleştirilmesiyle, tüp bebek yöntemiyle ve klonlamayla üretilen ve yapay ortamlarda yaşayan tekno hayvanlar hayvanat bahçesi sakinidir ve o hayvan gibi görünseler de doğal davranışlar sergilemezler. Bu açıdan hapishanelerde tecrit altında klonlanan “insanlar” ne kadar “insan” sayılırsa, onlar da o kadar “hayvan” sayılır.

Bu aşamada bir hayvan türünü koruma çabası oldukça kısıtlı kalacaktır. Şu anda hayatta olan bazı hayvanların nesli pratikte çoktan tükenmiştir. Gerçek habitatları buldozerlerle yerle bir edilmiş ve esaret altında yaşayan bu hayvanlar kendilerinin simulakrumundan* ibarettir. Jamieson şöyle sorar: “ Birkaç bedbaht dağ gorilini bir hayvanat bahçesine hapsetmek bu türün neslinin tükenmesine izin vermekten daha mı iyi? Bunu yaparak hayvanları sadece genlerini aktaran vasıtalar olarak kullanmıyor muyuz? Genetik materyal hayvanın kendisi pahasına muhafaza edilmeli mi? Eğer hakikaten dağ gorillerinin yalnızca hayvanat bahçelerinde yaşayabileceği bir dünyaya doğru gidiyorsak kendimize şunu sormalıyız; onları kendi tasarımımız olan yapay ortamlarda yaşatmak mı daha iyi, yoksa hiç doğmamaları mı?” İnsanla akraba olma sürecindeki çok sayıda hayvan hala hayatta ama bunu sadece solunum cihazları sayesinde yapabiliyorlar.

Bu krizi tersine çevirmek için birçok cephede radikal değişiklikler yapmak gerekir. Her şeyden önce dünya nüfusunu önemli ölçüde düşürmeliyiz. El değmemiş doğadan mümkün mertebe uzaklaşmalıyız. Habitatları yeniden oluşturmalı ve ekosistemleri endemik türlerle yeniden doldurmalıyız. Tüketicinin doymak bilmez açlığını söndürmeli ve daha basit bir yaşam tarzına dönmeliyiz. İnsanlık et bazlı beslenmeden bitki bazlı beslenme şekline geçmeli ve bu sayede toprak, kaynak ve enerjiden tasarruf etmelidir. Habitatlarını işgal eden şirketler yerine hayvanların haklarını koruyan acımasız bir Nesli Tükenen Türler Yasası oluşturmalıyız. Avlanma yasaklarına riayet etmeyenlere merhamet göstermemeli ve tüm hayvansal ürünlerin ticaretini engellemeliyiz.

İnsanların sadece kendilerinin çözebileceği bir problem yarattığı çok açık. Binyıllar boyunca biriktirdiğimiz yıkıcı enerji kadar yapıcı enerjiye ihtiyacımız var. İnsanlık, küresel ölçekte değişiklik yaratmaya başladıkça evrimi düzeltmenin sorumluluğunu üstlenerek gezegenin çobanı haline gelecek. Bu, dünyayı ve kıymetli biyoçeşitliliğini bizzat iyileştirmemiz ve etkili çiftleştirme ve geri kazandırma programları oluşturmamız gerektiği anlamına gelir.

Sanal gerçeklik ve kitle medyasından; yapay zekâ, robotik, genetik mühendisliği ve insanların cyborglara dönüşmesine varıncaya dek bir zamanlar vahşi ve teknolojiden uzak olan her şey yok oluyor. Doğal dünya dönüşüyor, şekillendiriliyor ve teknolojik sistemlerle birleştiriliyor. Avcı ve toplayıcıların çağını özlememize de teknolojik bir dünyanın her açıdan kötü olacağını düşünmemize de gerek yok. Fakat türlerin neslinin tükenme hızı tehlike çanlarını çalacak raddeye ulaştı ve bu türlerden hayatta kalanlar yalnızca kırıntılar ve simulakra.

Dr. Steven Best – “Hayvanat Bahçeleri Ve Doğanın Sonu” SUB yay.2017 syf27.32

*simulakrum: doğadaki cansız maddelerim kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim almasına ve bu tür oluşumlara verilen addır. Felsefede ise Jean Baudrillard görüşüne göre orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan bir şeyin kopyasını anlatan bir terimdir.