Bir yoga pratiği olarak veganlık

*Her yerdeki tüm varlıklar mutlu ve özgür olsun; benim düşünce, söz ve eylemlerim herkesin bu mutluluğuna ve özgürlüğüne bir şekilde katkıda bulunsun.

Lokah Samastah Sukhino Bhavantu*

 Veganlık, yeme içme alışkanlıklarının ötesinde, hayvansal ürünleri hiçbir şekilde tüketmeden, içinde yaşadığımız dünyaya ve dünyayı paylaştığımız varlıklara en az zarar verecek şekilde yaşamımızı sürdürebilmekle ilgili, aktivizm yönüyle de çoğunlukla diğer insanlar tarafından tepki çeken bir politik duruş. Peki, nereden çıktı bu veganlık? Ne oldu da veganlığın iyi bir şey olduğuna vardık? Neden kendimize böyle “küçük” bir grup yaratıp kendimizi “diğer” insanlardan ayrıştırdık? Ya da gerçekten öyle mi yaptık?

Veganlık aslında hiç de yeni bir şey değil. Kökenlerini binlerce yıllık yaşam pratiklerinde ve eski metinlerde bulmak mümkün. Bu yazıda, tam tarihi bilinmemekle birlikte yaklaşık 2000 yıl önce Patanjali tarafından yazılan/derlenen Hint metinleri olan yoga sutraları inceleyerek veganlığın köklerine ulaşmaya çalışacağız. Bunun için temel olarak Sharon Gannon tarafından kaleme alınan Yoga and Veganism -Yoga ve Vejetaryenlik olarak Türkçeleştirilmiştir- kitabından faydalanacağız.

Kitabın ilk Türkçe baskısı, 2016 yılında Yeliz Utku Konca’nın çevirisiyle Paloma yayınlarından çıktı. Sharon Gannon, Yoga and Veganism adlı kitabında, bazı modern yoga öğretmenlerinin ahimsayı “kendine zarar vermemek” olarak yorumladığını; ancak Patanjali’nin eğer böyle düşünseydi ahimsaya yamaların içinde değil niyamaların içerisinde yer vermiş olacağını açıklar. Patanjali’nin bu tercihinin özel bir önemi vardır ve bu nedenle ahimsa kelimesinden kastedilen, “başkalarına” zarar vermemektir.

Yoga kelimesi bize fiziksel bazı pratikleri çağrıştırsa da aslında bundan çok daha fazlasıdır. Sanskritçe bir terim olan yoga kelimesi, binlerce yıllık Hint metinleri olan Vedalarda geçmektedir ve “birlik/bütünlük” demektir. Kelimenin kökeni Sanskrit dilinde “yuj”dur; bu da birleştirmek anlamına gelir. Peki, neyi neyle birleştiriyoruz, neyle bütünleşiyoruz?

Yoga felsefesinde, batı dünyasının anladığı anlamda bir Tanrı anlayışı yoktur. Ancak ilahi ve kutsal olan bir enerji bulunmaktadır. Bu, Hint felsefesinde Brahman olarak da adlandırılır. Yoga felsefesi, sizin bunu ne olarak adlandırdığınıza karışmaz. İster Tanrı, ister dünya barışı, ister kayıtsız şartsız mutluluk hali, adına ne derseniz deyin, tüm varlıkları kapsayan bir evrensel güç, bir yaşam gücü bulunmaktadır. Bu güç insan aklı tarafından kavranamayacağı için ona daha kavranabilir isimler ve özellikler bulunmuştur. O, çoğunlukla bir okyanusa benzetilir. Ve tüm varlıklar olarak biz, bu okyanusun içindeki su damlalarıyızdır. Okyanus, damlaların bir araya gelmesiyle oluşur ancak bir damla bir kez okyanusa karıştığında o artık diğer damlalardan ayırt edilemez. İşte yoga, kendimizi müstakil bir damla olarak görerek sürdürdüğümüz bu yaşamda, aslında muazzam bir okyanusun içinde olduğumuzun; tüm varlıklarla bütün olduğumuzun derin bilincine varmaktır. Ve bu, mutlak mutluluk, neşe ve vecd halidir, aydınlanmadır. Ve hepimizin özü, Yüce Benliği, gerçek “Kendi”, budur!

Patanjali, Yoga Sutra’larda bu yoga haline ulaşmak için takip edilmesi gereken yolları sayar. Bizim yoga dendiğinde genellikle aklımıza gelen fiziksel hareketler, yani asanalar, Patanjli’nin gösterdiği sekiz yoldan sadece biridir. Diğer yollardan bazıları ise yama (kısıtlamalar), niyama (uyulacak kurallar), meditasyon, nefes ve konsantrasyon çalışmalarıdır. Biz burada yamalardan bahsederek bunların veganlık ile ilişkisini inceleyeceğiz.

Yama’lar, yoga haline ulaşmak isteyen kişilerin “başkalarına” karşı davranışlarını nasıl düzenlemesi gerektiğiyle ilgili kurallardır. Patanjali burada bize 5 öğüt verir:

1) Başkalarına zarar vermeyin (Ahimsa)

2) Başkalarını kandırmayın, doğru sözler söyleyin (Satya)

3) Onlardan çalmayın (Asteya)

4) Açgözlü olmayın (Aparigraha)

5) Başkalarını cinsel açıdan manipüle etmeyin, cinsel enerjiyi doğru kullanın (Brahmacharya)

Bu noktada “başkaları” kelimesinden kastımızın ne olduğunun önemi ortaya çıkar. Yoga kavramının anlamını yukarıda okyanus benzetmesi yaparak açıklamıştık. Bu açıklamaya göre, evrendeki varlıkların tümü tek bir okyanusu oluşturur. Bizim yerimiz bu okyanusun içinde bir damla ise, bir sivrisineğinki de öyledir. Bir sineğin varlığı ile benim varlığım, okyanusun bütünlüğü açısından eşdeğerdir çünkü hepimiz onun içindeki parçacıklarız. Fakat insan zihni (ben-merkezciliği), kendisini bu bütünden ayrıştırıp her şeyden (ve hatta diğer insanlardan da) daha özel görmek konusunda ustalaşmıştır. Yoga tüm varlıklarla bir olmak ise ve “evrendeki tüm varlıklar” dediğimizde bunun içinde tüm insanlar, hayvanlar ve bitkiler bulunuyorsa, “başkaları” dediğimiz şey diğer insanlar, hayvanlar ve bitkileri de kapsar. Öyleyse hâlâ yoga haline erişemediysek; yani kendimiz ile evrenin geri kalanı arasında bir fark görüyorsak, tüm bu saydığımız “başkaları” ile olan ilişkimizi düzenleme egzersizleri yapmalı ve bu yolla bir gün bu pratiklerimizi hayatın kendisine dönüştürmeliyiz. Şimdi yoga sutralara göre bu pratiklerin; yani “başkaları” ile kurmamız tavsiye edilen ilişkinin detaylarına ve bunların veganlıkla ilişkisine bakalım.

AHİMSA

Ahimsa; şiddetsizliktir, başkalarına zarar vermemek demektir. Ahimsa’nın özünde empati vardır. Kendimizi “başkalarının” yerine koydukça, “başkalarında” kendimizi görmeye başladıkça onlarla aslında ne kadar aynı olduğumuzu da fark ederiz.

Hayvanlar ve biz ortak bir bilinci paylaşıyoruz. İnsan ve hayvan arasında var olduğunu saydığımız farklılıklar o kadar da büyük değil. Bilimsel olarak da insanların, bir memeli hayvan türü olduğu apaçık; dolayısıyla kendimizi mezbahadaki bir hayvanın yerine koyduğumuzda, onun aslında neler hissediyor olabileceğini anlarız.

Birçok insan, hayvanların böyle hislere sahip olmadığını; insanî özellikleri hayvanlara atfettiğimizden böyle yanılgılara düştüğümüzü iddia eder. Bu aslında doğayla kopuk yaşamamızdan kaynaklanan bir argümandır. Hayvanlarla iç içe büyüyen biri, onların insanlarla aynı hisleri yaşadığını, çocuklarını kaybettiklerinde günlerce ağladıklarını ve onları aradıklarını, yalnız kalmaktan korktuklarını, üzüldüklerini, mutlu olduklarını bilir.

Tıpkı bizim gibi hem fiziksel hem duygusal olarak acı çekebilen canlıları köleleştirerek onları hapsediyoruz. Birçok hayvanın hayatları boyunca gün ışığı görmeden yaşamasına sebep oluyoruz, ineklerin çocukları için ürettikleri sütü yavruları bir kez bile içmeden onları makinelere bağlıyoruz, süt veremeyecek hale gelen inekleri kesimhaneye yolluyoruz, yumurta endüstrisinde işe yaramayan erkek civcivleri telef ediyoruz, sudan çıkan balıkların saatlerce can çekiştiğini görürken bunu bir boş zaman aktivitesine çeviriyoruz. Biz bu şiddete dolaylı olarak ortak oluyoruz. Yediğimiz ve kullandığımız her hayvansal üründe bu canlıların çektiği acıların izleri var.

Peki zarar vermemek mümkün mü? Bu dünyada yaşamak, tüketmeyi gerektiriyor. Tüketmeden, hiçbir şeye zarar vermeden yaşamamız imkansız görünüyor. Fakat diğer varlıklara en az zarar verecek, en az acıya neden olacak şekilde yaşayabiliriz. Biz, doğası gereği mutlak olarak etobur hayvanlar değiliz. Dolayısıyla, merkezî sinir sistemi olmayan canlıları, yani bitkileri yiyerek yaşayabiliriz; üstelik hayvansal ürün tüketenlerden çok daha sağlıklı bir şekilde! Bu durumda, bitkisel beslenmeyi, Patanjali’nin öğüdünü takip etmek ve diğer varlıklara mümkün olan en az zararı vermek için bir yol olarak görebiliriz.

SATYA

Satya, doğruluk anlamına gelir. Başkalarını kandırmamak, yalan söylememek demektir. Peki veganlık ile bunun ilgisi nedir?

Hiç yeşil çimlerde otlayan mutlu inek reklamlarını gördünüz mü? Veya ne olur beni yiyin diye gözünüzün içine bakan piliçleri? Çocuğunuza yediği şeyin bir hayvanın kasları olduğunu, onun bunu yemesi için o hayvanın ölmesi gerektiğini anlatabiliyor musunuz? Bunları aslında kendimizden bile saklıyoruz. Tabağımızdaki et parçası ile o parçanın koparıldığı hayvan arasında yemek yeme esnasında bir ilişki kurmuyoruz. Çoğumuz kendi beslediğimiz ve dostluk kurduğumuz bir hayvanın gözümüzün önünde kesilmesini ve onun bir parçasını tabağımıza koyup yemeyi kabul edemezdik.

Öte yandan, tabağımıza gelen o hayvanı bizim öldürmediğimiz yönünde de dürüstlükten uzak bir algımız var. Bir başkası bizim için o hayvanı yetiştiriyor, bir başkası kesiyor, bir başkası paketliyor ve bir başkası satıyor. Belki bir başkası bizim için o eti satın alıyor ve tabağımıza kadar getiriyor. Burada bizim katkımız nedir? Eğer Nazi Almanya’sında yaşasaydık, bir toplama kampındaki insanların gaz ile boğulmasına neden olacak düğmeye basacak devlet görevlisi olsaydık, ölüm emrini veren kişiyi sorumlu tutmaz mıydık? Peki ya o düğmeye basan kişiyi? Bu kişiler savaş sonrasında yargılandılar. Bir restoranda tabağımızdaki bifteği parçalara ayırırken bizim davranışlarımız bu örnekten ne kadar uzak?

Hayvansal ürün tüketiminde bize söylenen yalanlar ve bizim kendimize söylediklerimiz gün gibi ortada. Eğer yoga yolunu takip edeceksek, Patanjali’nin bize verdiği doğruluk egzersizi, hayvansal ürün tüketimini bırakmamızı zorunlu kılar.

ASTEYA

Asteya, başkalarından çalmamak demektir. Başta et, süt, moda endüstrileri olmak üzere birçok endüstri hırsızlık üzerine kuruludur. Başka hayvanların etini, sütünü, tüyünü, yününü vb. çalarak yaşıyoruz. Bunu hırsızlık olarak görmüyoruz çünkü hepsinin zaten doğal olarak bizim için var olduğunu sanacak kadar ben-merkezciyiz.

Hiçbir hayvan insanlar var diye var olmadı. İnsanlardan çok daha önce buraydılar. Biz onların büyük bir çoğunluğunu yok edip, işimize yarayanları evcilleştirerek çoğalttık. İnsanlar olmasaydı sayısı bu denli fazla olmayacak birçok hayvan ürettik ve şimdi onların bizim için var olduğunu düşünüyoruz! Bu kadar hayvanın doğmasını sağlamamızı, onlara verdiğimiz bir ödül olarak düşünüyor, dolayısıyla bu ödülü bir süre tattıktan sonra yaşama hakkını ellerinden almamızı kendimize hak görüyoruz, “zaten biz olmasak yaşamayacaktı ki” diyoruz. Böyle bir hayatta, bu şartlar altında yaşamak onlar için bir ödül değil, bir eziyet. Biz bu eziyeti rasyonalize ediyoruz.

Buna ilaveten, et yememizin iklim değişikliği ve küresel ısınma alanındaki etkilerini burada anlatmak çok uzun olacaktır fakat buna hemen hemen hepimiz aşinayız. Bu tüketim alışkanlığı, aynı zamanda gelecek nesillerin temiz havasını ve suyunu da çalmamız anlamına geliyor.

APARİGRAHA

Aparigraha, aç gözlü olmamak, aşırıya kaçmamak, biriktirmemek, gereğinden fazla tüketmemek anlamına geliyor. Bugün, her anlamda aşırı tüketim dünyasında yaşıyoruz. Medya bizi mutluluğa her gün daha farklı eşyalara sahip olmakta bulacağımıza ikna ediyor. Sürekli yeni ihtiyaçlarımız var; o kazak, bu çanta, şu araba, bu kuş tüyü mont, bu kürk, şu restoranda böyle pişirilmiş bir biftek ve yanında çoğu çöpe gidecek tabaklarca yiyecek…

Eğer yoga ile ilgileniyorsanız, kendiniz ve davranışlarınız üzerinde biraz da olsa düşünmüş olsanız gerek. Büyük ihtimalle bu tüketimin sizi gerçek anlamda mutlu etmediğini, her yeni eşyanın getirdiği keyfin 1-2 günden fazla sürmediğini fark etmişsinizdir. Ancak binlerce yıldır biriktirerek yaşamaya alıştık ve belki son 100 yıldır teknoloji ve üretim bolluğu sayesinde ilk defa bu kadar biriktirebilme imkânına sahibiz.

Özellikle yiyecek olarak tüketilmek üzere o kadar çok hayvan öldürüyoruz ki, bunların bir kısmı tüketilemeden bozuluyor, atılıyor. Milyarlarca balık avlanıyor ve bunlar aynı zamanda çılgın sayıdaki besi hayvanını yetiştirmek için yem olarak da kullanılıyor. Birçok balık avlanırken hedeflenmeyen balık türleri ve diğer deniz canlıları da ağlara takılıp ölüyor ve çöpe gidiyor. Bu gidişat, sadece dünyada yaşayan diğer varlıklara değil, bize de zarar veriyor. Bu denli yüksek tüketim, çevreyi ve dünyayı giderek daha yaşanamaz hale getiriyor ve birçok felakete neden oluyor. Bunun bir örneğini covid-19 salgınında yaşadık.

Yoga pratikleri aynı zamanda bağımlılıklarımızdan kurtulma pratiğidir. Aparigraha pratiği, bize tüketim alışkanlıklarımızı fark etmek ve değiştirmek için bir fırsat sunar.

BRAHMACHARYA

Brahmacharya, cinsel enerjiyi doğru şekilde kullanmak ve başkalarını cinsel anlamda manipüle etmemek anlamına gelir. Çoğu kişinin ilginç bir şekilde bilmediği şey; ineklerin süt vermek için hamile kalmaları ve bir bebek dünyaya getirmeleri gerektiğidir. Ancak günümüz endüstrisinde inekleri çiftleştirmek meşakkatli bir iştir. Dolayısıyla inekler yapay olarak döllenirler. Hayatında hiç karşı cinsi görmemiş inekler dondurulmuş boğ spermleri ile zorla hamile bırakılır ve normal cinsel ilişki geliştirmelerine izin verilmez. Sperm donörü olarak yetiştirilen erkek hayvanlar ise kötü muamele ile türlü eziyetlerle sıkıştırılıp bağlanırlar ve alınan sperm, toplama makinelerine aktarılır. Bu, yaratıcı enerjinin, cinselliğin sömürüsüdür.

Bunun yanında, önceden sektörde işçi olarak çalışan birçok insanın anlattığı üzere, et ve süt endüstrilerinde hapsedilen hayvanların bazıları, orada çalışan insanlar tarafından da cinsel istismara uğrarlar. Bununla ilgili birçok kamera görüntüsü ve itiraf vardır.

Bir Brahmacharya egzersizi olarak hayvansal ürün tüketmememiz sonucu hem içimizdeki yaratıcı enerjiyi doğru kullanırken hem başkalarının cinsel anlamda istismar edilmesine dolaylı da olsa katkıda bulunmamış oluruz.

Hiç birimiz başkalarına zarar verdiğimizi, yalan söylediğimizi, onlardan çaldığımızı, onları cinsel olarak sömürdüğümüzü veya aşırı tüketim dünyasında başrolde olduğumuzu düşünmüyoruz. Bunları doğrudan bu sonucu amaçlayarak ve hatta sonuçları düşünerek bile yapmıyoruz. Bu anlamda aslında “iyi niyetli” olduğumuz düşünülebilir. Ancak “iyi niyet” dediğimiz şey, yoga felsefesine göre avidyadır; yani cehalet. Bu cehalet, bilgisizlikten değil, “farkındalık”sızlıktan kaynaklanan bir cehalettir. Bir yogi, tüm varlığı anlamak için kendi üzerinde çalışan kişidir. Fakat eğer bu hayatta bir anlam bulmak, gerçek kendimizle tanışmak istiyorsak yoga yolunun bize göstereceği çok şey vardır.

Gerçekten Kendimizi tanımak istiyorsak tüm düşünce ve eylemlerimizin altındaki gerçek niyetleri, bu düşünce ve eylemlerin sebep olduğu gerçek sonuçları görmemiz gerekir. Patanjali’nin bize sunduğu yukarıda açıklanan egzersizler, tüm davranışlarımızı ve tüm alışkanlıklarımızı gözden geçirip onların gerçek anlamını ve sebep olduğu sonuçları bulmamızı gerektirir. Davranışlarımızın içerisindeki gerçeklere bu şekilde bakmayı bir kez başardığımızda farklı biri haline dönüşürüz, artık yoga yolunda ilerlemeye başlamışızdır.

SPİRİTÜEL AKTİVİZM

Aktivizm konusu, veganlıkla ilgili en tepki çeken konu gibi görünüyor. Neden bunu yapıyoruz? Biz, tüm varlıklarla bir olduğumuzu küçük bir anlığına gerçekten fark ettiysek (burada bir şeyi zihinsel ve mantıksal olarak bilmekle, onun derin bilincine varma ayrımı yapıyorum), gerçek özümüze bir an için bile olsa şahit olmuşuzdur ve bu, o kısacık anda şaşırma, büyülenme, neşe ve şefkat haline de tanık olmak demektir. Tüm bunların ardından ise empati gelir. Hayatınıza artık bu bilince varmamışsınız gibi devam edemezsiniz. Bu anda farkına vardığınız şey her ne ise, artık onu göz ardı ederek yaşayamazsınız. Daha önce ne kadar büyük bir şeyi gözden kaçırdığınızı hissedersiniz. Herkese anlatmak ihtiyacı buradan doğar. Ayrıca diğer varlıklara kurduğumuz empati ve şefkat de bizde onlar için bir şey yapma isteği yaratır. Artık onların bu acıyı çekmesine göz yummamamızın yanında başkalarının da gerçekleri fark etmesini isteriz.

Tüm dünyayı ve içinde yaşayan varlıkları korumak için yapabileceklerimizi ancak başkalarına da anlatabilirsek bundan büyük bir sonuç elde edebiliriz. Aktivizm, avidyanın dağıtılmasıdır, farkındalığa çağrıdır; uyanmanı, kendi özünü fark etmeni sağlayacak bir silkelemedir, yogaya giden yoldur.

İdil Yavuz

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: